Cevap Arayan Sualler!

“Güzel sual İlmin yarısıdır” diye rivayet olunagelmiş Allah Elçisinden! Güzel sual, düşünmekle ısınan beynin, Hakikat arayışındaki gönüllerin nişanesi olsa gerek! Fikre Takılanlar ve Fikre Düşenler paylaşımlarının devamı niteliğinde, Sonsuzluk Kulesi‘ne e-posta, sosyal medya ve yorum bölümlerinden iletilmiş çeşitli konularda kıymet-değerli sualleri ile katkıda bulunan Okur ve okuyucu gönüllere, idrakimiz hududunca paylaşmış olduğumuz cevaplardan oluşturulmuş derleme paylaşım.. Gerçeğe işaret ve isabet edenler Hakikat deryasından; hata ve kusurlar ise eksikliğimizdendir.. Faydalı olması dileği ile…
– Cebrail Tefekkür melekesi mi ?
Evrende işleyen Zeka’ya matema; ilkelerinin keşfine matematik demiş Eski Yunan.. Evrendeki bu Ruh, ve bu Zekanın deşifresi olan Cebir, Ortadoğu coğrafyasında İbrahimi geleneklerdeyse Gabriel-Cebrail olarak aktarılagelmiş. Yani, sondaki -il ekinden hareketle İlahi olana ait Zeka!
Dolayısıyla Cebra-il, İNSAN’ın insü-cin-melek-Beşer yönlerine değil, Kıvama getirilmiş Âdemliğinden (15:29) Sonsuza açılan ilahi boyuta ait. İlahi Kelamı = Öğretiyi sık sık zikreden, yani gündeminde tutan ve demlenen Beşerin bölük- pörçük, çatışan tüm parçalı alt kişilikleri (yani cinler) Cebir ile kaynaştırılır – BÜTÜNLENİR, nefs mutmain olur (yani melekleşir). Böylece Evrendeki Uyum – Düzen – Zeka, Bireye ve yaşamına da yansır. Buna Cebrail’in inmesi veya indirmesi (nüzûlu) denilmiş.
Yeri gelmişken, umuma yaygın bir yanlışa dikkat çekmek için!. “Nüzul” sözcüğünün anlamı “inmek” değil; içine işlemek, nüfuz etmek, fiziksel bir etki yapmadan girip, girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek demek (İbni Manzur; Lisanü’l Arab).
Beşer yönümüze ait bir meziyet olan Tefekkür, melekleri yani ilahi özellikleri – hisleri – manaları, aralanmış Gönle indirir ve nurani basınçla Kalbi genişletir peyderpey (Bknz. Allah’ın Beşer ile konuşması).
Melekler, İlahi Zeka’nın – RUH’un – Cebrail’in daha derinden koklanmasını sağlayarak, işlek Gönül’den pencereler açacaktır.
Melek ile aynı kökten bugün Latincede “moles”, Yunanca “molos”,İbranice’de “molek”, bugün dilimizdeki “molekül” hep aynı kökten gelmekte ve en temel anlamı ile çaba/güç/kuvvet demek.
Pencereler, İçsel Ufkumuzda 1000 yıllık bir mesafeye genişlediğindeyse, Mi’racımızın Cismani yönü (İsrâ) Birimsel Nefsin sınırlarında, Rabb’in katında nihayet bulur. Cisim, Bireyliğimiz, “kendi” varlığımız, Nefsimizdir!
Sonrasındaysa, yolculuk, Cisimsiz, yani Aşkın Nefs (Ben-Ötesi varlık) ile RUH ve Melekler ile En yüksek Ufka dek (53:1-18), HÛ’ya dönük devam eder, nasipse..
– Allah’ın varlığına nasıl şahit olunur?
“Allah” veya “El-İlah”..
“El-” Ortadoğu dillerinde mana olarak MUTLAK olan GÜCE, mutlaklığa, “herkesçe bilinene, belirgin, aşikar olana” işaret eder. Bunun Batıda karşılığı “The” artikelidir.
“The” ile diğer dillerde bağlantılı olduğunu düşündüğüm..
Latince Theo- (teoloji-tanrı bilimi gibi)
Türkçe Teo (TEOman > Tanrı adamı gibi), hatta DOĞA..
Uzakdoğuda TAO..
Yani mutlak olan.. Herkesçe bilinen.. Pagan kültüründeki put isimleri de bu “varlığı aşikar olanın” çeşit çeşit yüzleri anlamında.. Paganizm de genelde bilinenin aksine basit, saçma bir inanç değil, yani..
Örneğin, Al-Lat.. Varlığı aşikâr olan Evrensel Mutlak gücün Doğada kendini “rızık verici” yönüyle göstermesi, gibi. İşin bu veçhesi zamanla bu özelliklerin “dişi” ve “Allah’ın kızları” saymaları yanlışını ortaya çıkartıyor. Halbuki, her biri birer “Melek”, yani Allah’ın gücü.
Monoteist inançlar tarafından da Varlıktan – Varoluştan ayrı, ötede bir tanrıya indirgenmiş olan El-Zahir (!) olan Allah, tüm manaları, özellikleri (> Kur’an’daki “Biz” hitabı), yansımaları ile ortada olandır. Varlık olarak kendini gösteren, Allah manalarının sınırsız bileşimleri ve devinimleri.. Bu minvalde Varlığın Kendisi (“Biz” hitabı) ve Kendinden olduğu (“Ben”, “O” hitabı), aşikar varlığıyla şahitlik tartışmaların muhatabı değildir. El-Zahir’dir, MUTLAK GÖRÜNEN’dir O, çünkü.
Müslüman ekollerin yanılgısı Allah’ın El-Zahir ismini vurgulamaması..
Yahudiliğinki, Allah’ı El-Batın özelliğine ötelemesi.. > THEO
Panteizmin yanılgısı, Allah’ı El-Zahir vasfına, yani DOĞA’ya indirgemesi.. > TAO
Hristiyanlığın ise El-Zahir ismini tek 1 kişiye indirgemesi..
“Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır”
Allah, El-Hak’tır aynı zamanda, Varlığı apaçık ortada olandır!
Bakın, Kur’an’da Allah, monoteist inanç ekollerinin sayfalar dolusu delillendirme, inandırma çabasına girmeden ortada, ayan beyan olandan örnek vererek İÇKİN Varlığını nasıl ortaya koyuyor:
“Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir. Bu böyledir. Çünkü Allah, O Haktır (apaçık ortada olandır)!.” (22:5-6).
Şimdi, siz, ortada olan, herkesin, eylemlerinizle, vücudunuzla gördüğü varlığınızı ispatlamaya çalışır mısınız?
Kur’an Allah’ın Varlığını tartışmaz. Dolayısıyla, ŞAHİT olunacak olan Allah’ın Varlığı değil, O’ndan başka İLAH olmadığıdır. İnsanlığın problemi bu nokta.
“Mülk” ve Malik olma Problemi..
Allah’ın sonsuz özelliklerinin “sınırlı” görünümlerini, yaratılanı, mülkünü “Hak-gerçek varlık olarak kanıksayıp” İLAH edinmek.
Hâlbuki “Lehül Mülk”!
Varlık Allah’a ait.
Bunun ŞEHADETİ (3:18) ise katmansal olarak Adaleti ayakta tutan İlim ile, melekler ile ve Allah’ın Zatından Allah ile olur. Buysa egomuzun çeperlerini inceltme tecrübesiyle. -Başkalarına değil-, sadece nefslerimize Üstad olarak şahit olabiliriz.
“Şahitlik – Şehadet” kavramına gelirse.. Bir vakıaya tanık olan, onu gözlemleyen demek. Sözcüğün mübalağalı formu “Şehit” ise, hem dış dünyada, gözlemleyerek; hem de iç aleminde bizatihi yaşamış, deneyimlemiş olan birey. Dinde, tasavvufta veya her türlü bilgelik kaynağında anlatılanları birebir yaşayıp tanık oldukça adımız Şehit olur.
Bireye AİT YAŞANMIŞLIK, tecrübe ne kadar varsa, o derece Şehit oluyor insan.
Rabb’in, Yetiştirici’nin ŞEHİT vasfı yansıyor insana (Potansiyelinden aktive oluyor).
Bu nedenle, “şu kişi böyle, bu kişi şöyle demiş”ler ile, sırf nakil-rivayet- ezber aktarımlarıyla, “elhamdulillah müslümanız”lar ile Şehitlik olmuyor (Bknz. Plasebo Aydınlıkta kaybolmadan..). Yerini dedikoduya, kîlukâle bırakıyor ancak.. Ben-liğimize ait Deneyim = Şehadet olacak..
–“Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık, ve her türlü şeytandan koruduk” ayetinde ne denilmek isteniyor? Halbuki, yıldızlar bizden binlerce ışık yılı uzaktalar.

“Yakın Göğü gezegenlerle (Arapça Kevkeb) süsledik..” “Yıldız” (Arapça Necm) sözcüğü seçilmemiş, ilk olarak.
Sonra da şunu hatırlamamız lazım:
Kur’an, Mesajı herkesin objektif olarak şahit olduğu Tabiattaki olay – olgu – süreçlere kendi anlam örgüsünü yükleyerek de aktarıyor.
Bu sayede hem MESAJ her dönemde, bölgede korunmuş oluyor, hem de HATIRLANMASI kolaylaşıyor.
Ayetten anlayabildiğime gelirsek:
“Gezegen” denildiği için, yani nükleer aktivite olmadığından Eril – Pasif astronomik bir nesne var karşımızda.
Gezegenler Güneş’ten gelen ışığı yansıtırlar sadece, malum.
Yıldız(lar) gibi kendi içinde ışık-ısı-enerji üretmezler.
Yıldız(lar) gibi Dişil – Aktif, enerjik, üretken, doğurgan değiller.
MESAJ’a, dönüştürelim:
Hakikat Güneş’inin aydınlattığı SEMAVÎ KELAM = ÖĞRETİ’den ham olarak edinilen mevzular/bilgiler “Gezegen” sözcüğü ile temsilleniyor. Bu, işin ilk anda insanı cezbeden, süslü gelen yönü! Nefsin içindeki Şeytanın istismarına da çok açık ama! Şuur = Farkındalık katlarının yani Sema’nın girişinde, en alçak/aşağı yönündeyiz daha. Gezegen olarak dolaşıyorsun, Yıldız gibi içsel aktivite oluşmamış henüz..
ÖĞRETİ = ANLAYIŞ’ın aktivasyonu içinse PRATİK/EYLEM – DÖNÜŞÜM şart! Sadece bilgilenmek, bilginin cazibesi, dedikodusu yetmiyor..
Çünkü Sema sistemi sünnetullah ilkeleri gereği KORUNAKLI! Elde edemezsin oradaki BİLGELİĞİ hemen.. Ezberlenilenler ciklet gibi çiğnenebilirken; Sistemli bilgi çıkmaz, derinliğine vakıf olamazsın emeksiz, arınmasız, Tefekkürsüz. Bedeli, eski anlayışın ölümü, azabı, can çekişi.. Alevli ateş yani ŞIHAP, şeytanı kovalayıp yakacak!
KORUNAKLI Sema’dan Nefsin Sudûrunda yerleşik Şeytanın (114:5) taşlanması/kovulması gerekiyor..
Arınma için şart..
Arındıkça üst Gök katları BİREY’de inşa edilip çıkılıyor, o Sema katlarına ilgili VAHİYler iniyor..
YILDIZLAR semasına..
Ve artık Dişil enerji, üretim/aktivite var..
Ve Mele’i Ala’nın sessiz SESİ işitiliyor..
Yıldızların ile YOL bulabilecek noktaya geliyorsun..
Sen de Güneş’in misali-temsili bir Yıldızsın Sema’da Seyreden..
Gece > Yani, kişiliğinin/Arz’ın örtüldüğü Tefekkür dünyanda, Yıldızlarla..
Gündüz > Varlığa/Arz’a Hizmet dünyanda Güneş ile..
– Varlıktaki “Teklik” anlayışınıza rağmen siz halen vahiy kavramına, peygamberlere, Tanrı-kul ikiliğine, Yaratıcı gibi kurgulara nasıl inanıyorsunuz?

Hangi ontolojik/varoluşsal tecrübe alanında durduğunuza, şahitlik ettiğinize bağlı olarak kavramlar “geçici olarak” düşebilir.
Benzetme üzerinden gidersek..
Evrendeki Enerjinin gerçekte Bölünmez, Tek bir Alan halinde olduğunu biliyoruz. Bunu bilmek, bu enerjiden hasıl ve zahir olmuş, açığa çıkmış olan sonsuz atom çeşitliliklerinden, moleküler yapılanmalardan bahsetmemize; bu parçacıkların Mutlak Enerjiye göre konumlandırılmalarına ve bu doğrultuda, Enerji-Atomlar arasında matematiksel hesaplamalar yapılmasına engel değil.
Atom-Enerji ayrımı evet, sanaldır, ama gerekli ve gerçeğidir de atomlar dünyasından bakıldığında. “Kavramlar” aleminde yaşadığımızdan.. (Bknz. Hakikat | Kavramların yokluğu) Kavramlar da gerekli ve bizlerin gerçeğidir! Hayat, çokluk aleminde devam ediyor, ve bir hiyerarşik düzen içerebiliyor!
Unutulmamalı ki..
Enerjinin tamamı ve kendisi değildir Atom.
Enerjidendir Atom.
Enerjinin sanki kuludur, yani bir görünümüdür.
Enerji atom olarak kendini somut kılmaktadır.
Bknz. SubhanAllah
– Neden “Ehli Beyti”, Peygamberin ev halkını sevmek zorundayız? Ve Peygamber “onlara uyan hidâyet üzere olur, uymayan sapıtır” diye de uyarıyor bizleri?

Kimseyi sevmek mecburiyetinde değiliz, elbette :). İnsan tanımadığını sevemez de. Tanımadan – örnek alamadan gösterilen bir sevgi, ya kuru bir hamasettir, ya klişe bir slogan, ya da fanatizmin sonucu.
Kısır, yaşamda karşılığı olmayan bir Din = Hayat Görüşü olmamalı diyen Vicdanımızın sesini sık sık ön plana çıkartsak aslında, –Arapça bilmesek bile- Kur’an’ın = Yaşamdan OKUnanların Ruhunu sezebiliriz.. Çünkü, İslam, Fıtrat dinidir (ayet). Bu ne demek? Fıtratla uyumlu olanı kabul eder; uyumsuz olanı ya reddeder ya da dışarıda bırakır! Bknz. mucizeler, doğa-üstülük, masallar, efsaneler, ritüeller (anlamı, nedeni bilinmeden yapılan taklit hareketler)..
Fıtrat, Vicdan sorar: Tanımadığım, görmediğim, sadece ismini duyduğum birilerini neden seveyim? Tanımadığımdan hiç bir şey hissetmediğim için günaha mı giriyorum acaba?
Konuya gelirsek..
“Beyt = Ev” kavramı önemli burada.. Dikkat! “Kavram”, “Ev”; “sözcük”, “ev” değil..
Kur’an bünyesinde Beyt = Kur’an – Yaşam – Hayat Eğitiminin – Öğretiminin verildiği Okul olarak kavramlaşmıştır.
İçlerinde Allah’ın Nuru = Aydınlanma Eğitimi geliştirilir (24:36). Ve bu Evlerin, Evlerde öğretilenlerin Kıble ( = ulaşılması gereken hedef, strateji) olarak amaçlanması da ( = teyemmüm) gerekir (10:87).
Ehli Beyt, işte bu Okullardaki, Nebi’nin atadığı Eğitmenleri ifade ediyor.
Ne diyordu Rasul? “Onlara uyan hidâyet üzere olur, uymayan sapıtır”.
Çağlardan bağımsız olarak, her devirde Ehli Beyt yaşamaktadır, doğal olarak..
Ve en büyük Okul, Beyt-ullah = Ka’be ( = Olgunlaşma/Tekamül/Tevhid Merkezi).
Şimdi, elimizi vicdanımıza koyup şu iki ayete nazar edelim:
“Allah, o Hürmetli Evi, Kabe’yi İNSANLAR için bir DİRİLİŞ = AYAĞA KALKIŞ (kıyam evi) kıldı” (5:97).
“Oraya giren emniyette olur” (3:97).
???

EMİNlik hissi NASIL uyanıyordu? Acaba, zamanının en büyük “Halkı aydınlatma merkezi” kılındığı için mi İnsanlar DİRİLİYORDU?
Yoksa, Rasulullah öncesi dönemde olduğu gibi, anlamları yitirilmiş, anlamını bilmeden yaptıkları ritüellerle etrafında dönerek mi? Taş öpüp, taş atıp iki tepe arasında koşarak mı? Hem de ineği kutsayan görüşlere toplulukça gülüp dururken!
Tüm (?) günahlar nasıl silinir? Turistik ziyaretle mi, Merkezde verilen Eğitimin itkisi olan TEKAMÜL ile mi?
Diğer dini anlayışların kendilerince ziyaret ettikleri tapınaklardan ne farkı kaldı şu anki Kabe’nin? Peygamberin bir zamanlar eğitim verdiği Okul’un? Üç – beş kuruş birikim yapan ihtiyaç sahibinin birikimini de elinden alması, yani Din üzerinden sömürü de cabası!
Kabe altından geçen – uçan – yükselen ışınlardan, enerji merkezleri masallarından bahsedecek olan ayet ile beri-gelsin, bir kere de sözü Allah’a=Kur’an’a söyletelim, lütfen. Uyuma vakti değil.. DİRİLİŞ = AYAĞA KALKIŞ vakti!
Dikkat! Ayette (5:97) sadece müslümanlar için değil, ayrım yapmaksızın tüm insanlar için deniliyor. Peki, İnsanlık ayağa kalkıyor mu?
Ayağa kalkmayı bırakalım, diğer dinlerden insanlar Mekke/Medine’ye sokulmuyor! Fakat ne tuhaftır, inşaat için getirilen Uzakdoğulu mühendislere kelime-i şehadetler getirtilerek çözüm yolu bulunuyor!
Vicdanım bu durumda “evet” diyemiyor; şunu ekliyor:
İnsanlığın tekrar ayağa kalkışı yeni yeni Beyt’lerin ve Beytullah’ın yeniden, yeni bir yerde İNŞA’sıyla yeşerecek, inşaAllah! Salat, Zekat, Savm aşamalarından sonra!
– Adem’in Arzda Halife olduğu vurgulanıyor. Peki, bu Halife olan Bilinç durumuna HAK diyebilir miyiz? Yani “B sırrı” bu duruma mı işaret ediyor?
Halife ve Halife olacakların atası olan Şuur, Adem!
Halifelik = Kalfalık; Allah’ın özelliklerinin temsilcisi olma Potansiyelini devreye sokan,
kendine RUH = İlahi Nefes üfleme, (varlığımızdaki) Âdem Şuuru (Bknz. Âdem hikâyesinden Âdemî Şuûr Metaforuna) ile başlıyor. Bunu Gerçek Ben‘in yaratılması veya Hakk’ın kişideki zuhurunun başlangıcı diyorum.
Rahman suresinin ilk ayetlerine göre İnsan’a Kur’an = Yaşam’dan İlahi OKUMAlar talim edildikten sonra, İNSAN (HAK/Hakikatini sezen olarak) yaratılmaya başlıyor. Gerçek/Hak Ben’den önce Hz. İnsan adayı kişi, tekamülüne manen ins, cin, nebat, cemad, hayvan, dabbe, melek olarak devam ediyor.

Halifeliğini sezen ve Kalbi gelişmekte/genişlemekte [> yani Ay’ın menzilleri (36:39)] olan Gerçek Ben yelpazemiz (> Kur’andaki boyutsal sırasıyla giden Rasul isimleri ile işaret edilenler), dilediği manalara bürünebilir bir Şuur’a erdiği zaman,
[> yani Rabbi’nin, ve gözetmindeki mana bileşiminin/terkibinin ötesinde Rabb’ül Âlemini de tanımış, Sınırsız Benliğini fark etmişlik],
Halifelik, Allah’ın HAK oluşu KEMAL bulup,
Hak’lığının Rasul olarak yansımasının adı İSA oluyor.
Hz. Âli’nin de işaret ettiği, ‘B’nin altındaki noktanın yaşandığı mahal burası (olarak anlıyorum).
Adem, Halifeliğin ve RUH üflemenin, yaratılmanın başlangıcı iken,
Varlık katmanlarındaki İsa, RUH’un (2:87, 4:171), İLMİN (43:61) KELİME (4:171) = İLAHİ ÖĞRETİ = MÜRŞİT’in bizatihi kendisi oluyor [> Kalp Ayı, son menzili Hakikat = RUH = CAN = ÖZ Güneşi ile nihayet birleşiyor 75:8-9].
Ölü [şuurları] yü diriltiyor, alacalıyı iyileştiriyor; Çamurdan Kuş şekline RUH üflüyor [Ölü toplum için Bilge insanlar yetiştiriyor].
Meryem, Rahmana ! [en yüksek hoşgörü, merhamet, tüm Allah isimlerinin açığa çıkışı için] Savm/Oruç [Takva ilkeleri, Nefsi tutma eğitimi 19:26] adamışken,
meydana getirdiği yeni Şuur boyutu İsa ise Rahman ve Rahimin yansıması, HAKK’ın sözü (19:34) olarak toplumuna çıkıyor:
“B”en Abdullah’ım (19:30).
– 2:30 ayetine göre, Melekler şöyle itirazda bulunuyorlar: “Sen yeryüzünde kan dökecek birini mi Halife olarak yaratıyorsun?” Onlar bu bilgiyi nereden edinmişti? Yani nereden biliyorlardı İnsanın kan dökeceğini?
“Rabbin meleklere : ‘Ben yeryüzünde Halife vasıflandıranım’ dediği zaman, (melekler) dediler ki : ‘Orada fesat çıkaran, kan döken/döküyor olan birisini mi (Halife olarak) vasıflandırıyorsun? Biz seni hamd ile tespih ve takdis ederiz.’ (Rabbin) dedi : “Sizin bilmeyecek olduğunuz şeyi Ben bilirim.” 2:30.
Ayeti, şu an bizde yaşanan bir gerçeklik boyutunu alegorik olarak anlatan değil de, geçmişte yaşanıp bitmiş bir olgu olarak kabul ettiğimizde dahi.. (Bknz. Peygamber Kıssaları: Masal mı, Tarih mi?)
Birincisi, yaratılacak – yaratılmakta olan değil, daha önceden yaratılmış = kademe kademe evrimleşmiş (Arapça haleka fiili) olup da, şimdi ise “Halife” olarak “vasıflandırılan (Arapça ceale fiili)” birisinden bahsediliyor!
İkincisi, meallerin ayeti “gelecek” zaman olarak çevirmesinden kaynaklı bir yanlış anlaşılma var! Melekler, yani doğadaki kuvvetler, insanın “kan dökeceğini, fesat çıkaracağını” değil, halihazırda“kan dökmekte, fesat çıkarmakta olduklarını” biliyorlar. Ve yeryüzünde zaten var olan insanlardan, hatta modern insanlardan (homo sapiens sapiens) birisine “Halife” vasfı verilmesinden bahsediliyor. “Halife” vasfı alacak olan insan yeryüzündedir; ötelerde değil, yeryüzünde iken Halife = Kalfa olarak atanmaktadır.
– Cuma günleri veya bazı günler neden Mübarek sayılır?
Toplum Manen Diri ise o toplumun Toplumsal Eğitim, Dayanışma ve Kalkınma (Salât) için bir araya geldiği Cemaat günü de (Cuma) müBaReK > BeReKetli olur..
Topluluk Diri – Cem ise, Cemaat halinde 70 derece sevap (yani manevi giysi) kazanılır (sinerjik etki dedikleri).
Yeni bir Diriliş için yozlaşmış toplumlar ve toplumumuz Manen ölür, helak edilir, bedel ödetilir!
Çünkü, Gerçeğimiz Allah ve Değerleri dışında her şey..
Allah ve Değerleri birer öte, ham hayal..
Açlık ve soğuktan ölebilen insanlar var iken,
Sıcak mescitlerdeki mübarek olsunlar dillerde birer kuru slogan, lakırdı, hamasi malzeme..
Hak değil; Haksızlık, Adaleti – Hukuku çiğnemede ısrar moda, normal, uyanıklık ve ahlaki olan addedilmiş ise?
Bilim, Sanat, Gelişim – Üretim takibi değil; siyasilerin vıdı-vıdıları, değer içermeyen dizi – maç muhabbetleri, eşleştirme programlarındaki didişmeler sermayemiz ise?
Dedikodularımız Allah’ı hissedişimizden daha kaskatı bir Gerçek ise?
Merak ederim, hangi meziyetle Cumaya erişilir, hangi Cuma, nasıl mübarekleşir?
– Özgür irademiz var mı?
“Özgür irade”, üzerinde ortak bir tanımın yapılamadığı problemli bir ifade.
Ontolojik/Varoluşsal anlamda, her eylem ardındaki “belirli bir neden/etken/motivasyon/içgüdü/dürtü” sonucunda gerçekleştiğinden, yani “determinist” sistemler (etki-tepki/neden-sonuç prensibi) süreçte yer aldığından, yani önceden belirleyici faktörlerden ötürü “Özgürlük içermeyecektir”. Tanımı gereği “neden/etken/motivasyon/içgüdü/dürtü” ye bağ(ım)lı “Özgür İrade” olmaz çünkü.
Örneğin, “X” eyleminin gerçekleşmesindeki etken mecburen –örneğin- “Z” olacaktır. “X” eyleminin nedeni olarak, “Y” de “özgürce” seçilebilirdi dersek; bu sefer de neden “Z” değil de, “Y” sorusu sorulacak ve cevap “Y”’nin nedeni de –örneğin- “A” olayıdır denilebilecektir. Etkenlerden bir tanesi muhakkak, daha iç/önceki neden(ler)den dolayı “ağır” basacaktır.

Bu tanım itibariyle, mantıksal açıdan “irade”nin, evrenin hangi katmanında olursa olsun “özgür” olarak nitelenmesi olası gözükmüyor.
Eylem, kuantum süreçlerindeki gibi “indeterminist – nedensiz” gerçekleşiyorsa, bu durumda da zâten “Rastgele” olarak adlandırılacaktır. Örnekten gidersek; “Z” yerine nedensiz olarak “Y”’nin özgürce seçiminden bahsedilemez. “Etken/Neden” olmadığı için “Seçim” de “Rastgele” olacaktır.
Ama bizler sosyal anlamda, gündelik kullanımımızda göreceli olarak özgür veya özgürleşen iradelerden bahsedebiliriz, pratiklik açısından.
Din “özgür irade” var mı yok mu, bunun “felsefi” veya “bilimsel” tartışmasıyla ilgilenmiyor. O pratikte yararı, anlamlı olanı bizlere sunuyor [örn. Vahyin muhatap olduğu ilk çevreye devedeki yaratılıştan bahsetmesi gibi.. Pratik ve makul olan da deveden bahsetmesidir, penguenlerden değil, gibi..].
Kur’an baştan sona özgür irademiz varmış gibi açıklamalar yapar, çünkü bizler özgür irademiz varmış gibi hissediyor ve yaşıyoruz.
Bize lazım olan mes’ele şu:
Kader = Program, imtihan, irade vs. kavramlarıyla işaret edilmek istenen,
kişinin, toplumun ve genetiğinin oluşturduğu programı olan ego ile özgür iradesiz olarak mı; yoksa BİREY olarak İLAHİ öğretinin yarattığı KENDİ programı (Şuur-İman/Özgür iradesi) ile mi kendine yön verdiğidir!
– Özgür iradem yoksa, “ben” “benliğimi” nasıl aşacağım? Bu bir çelişki değil mi?
Alttaki şekli inceledikten sonra devamındaki cümleyi takip edelim!

Çelişki ortadan şöyle kalkıyor !..
Beyin süreçlerinin oluşturduğu “ben”
ve gene beyin süreçlerinin oluşturduğu “benliği aşma isteği” birleşince, yapışınca birbirine,
bu istek, beyin süreçlerinin ürünü olan “ben monitöründe”
“ben istiyorum” olarak izleniyor, “ben” tarafından,
ve bu bir çelişki değil mi diye sordurtuyor! :)
Beyin kelimesi ile sadece et – yağ yığını maddi bir yapılanmayı kastetmediğimi belirtmek isterim. Maddi yapılanma bir izdüşüm/görünümden ibaret (Bknz. Bilinç – Beyin ilişkisi üzerine..)! Aksi takdirde, “ben” maddenin bir ürünü olacaktır (epifenomenalizm). Halbuki, küçük bir âlem olarak kendini bulsa da gölge “ben”, Varlığı dipsiz bir kuyuyla Arş ötesine dayanmakta!
Çelişki nereden çıkıyor biliyor musunuz?
“Ben” dediğimizi beyinden ayrı bir fenomenmiş gibi düşündüğümüzden.. Sanki, bu beyin “ben” değilmiş gibi düşünmemizden.. Gerçi bu oyunu yaptıran da beyin ya!
Halbuki “beyin” ve “ben” ayrılmaz bir bütün.
Ben – beyin!
Nasıl ki “ben-liğimizin” haberi olmadan vücut bütünlüğümüz içerisinde septilyonlarca moleküler etkileşim, süreçler meydana geliyor ve bu bizdeki benliği aşma ve bilimum isteklerimiz ile çelişki doğurmuyorsa, benzeri durum beynin çalışma prensipleri için de geçerli. Dolayısıyla, sual “Karaciğerimdeki enzimatik reaksiyonları kontrol edemiyorum, benliğimi nasıl aşacağım” ile aynı düzeye iniyor!
Beyin, içerisinde bulunduğu organizmayı koruma (av olmamak, karnı doyurmak vs.) adına o kadar kompleksleşmiş ki, kendini ortama adapte edebilmek için hiç bilmediğimiz bu tarzda oyunlar meydana getiriyor. “ben” dediğimiz beyin ürününün haberi dahi olmadan!
Mesela, ~ 30 metrelik bir alan içerisinde ellerini birbirine çarpan bir insanın, ellerini birbirine çarptığı ANDA ellerinin sesini de duyuyoruz! Halbuki gerçekte ışık sesten çoooook daha hızlı hareket edip beyne ulaştığından bu AYNIDANLIK mümkün değil! Ama beyin kendini “ben” monitöründe, bu durumun (ör. bir avcı ile karşılaşma durumunda) bir kafa karışıklığına neden olmaması için el çırpma sesini ve görüntüsünü birbirine yapıştırıyor. Fakat, ~30 metreden sonrası için beyin “evrimsel süreçte” böyle bir gereksinim duymadığından olayın ilk görüntüsünün sonrasında sesin algısı oluşuyor, yani senkronizasyon kalkıyor.
Peki, “benliğimi nasıl aşacağım”? “Suyu nasıl içeceğim” ile aynı katmanda soru!
İçimizdeki mücahede isteğini uyandıracak olan da ben – beyin, aldığı bilgiler doğrultusunda!? Yani değişen bir şey olmuyor, ve bir tur atıp başa dönüyoruz.. Dolayısıyla, işin felsefesiyle ilgilenme, zevki bir yana; bizler “özgür irademiz varmış” gibi eylemlerde bulunacağız.
Ben – Beynin aldığı bilgiler beyin alt yapısında İMAN, FARKINDALIK, ŞUUR oluşturduğunda ben monitöründe “sınırlı bir ben kimliği” yerine “sınırsız bir BEN HİSSİ“nin SEYİR edilmesine neden olur. Yani, özgür irade yanılsaması devamlılığında benliği aştıracak olan gene ben – beyin süreçleri..
– Öfke duymamak istiyorum, mümkün mertebede sabırlı ve hoşgörülü olmaya çalışıyorum, ama egoya düşüyorum…

En başta kızmamaya “çalışmamalı”, o an kızası geliyorsa kızgınlığını belirtmeli insan. Duygu boşalımı için, enerjiyi içimizde çatıştırıp hapsetmemek, kirletmemek gerek.. Ya egosal bir davranış olacak bu sefer de gibi çeyrek-ermiş, kasıntı-aydınlık cevaplar vermeye de lüzum yok.
Bir anda egoyu kontrol edebileceğimizi mi sanıyoruz? Ego – şeytan da, pozitif ve verimli, bizim kontrolümüzde olacak şekilde gerekli.. İnsani savunma maksatlı egomuzu kullanarak kızmanın gerekli olduğu, batıla sapmadığı durumlar da var.
Kızmanın duygusu fıtrattandır. Abartıldığında veya tıkandığında önü fıtrattan uzaklaşır. Biz de olay anında değil, kendi inzivalarımızda, okumalarımızda antrenman yaptıkça Kızmanın çarpıtılmış duygusunun oranı da düşer, o fıtrattaki olan değerine yaklaşır. Duyguları yöneten Farkındalığımız, ortama vereceğimiz cevaplar daha bilgeleşir. Karşımızdaki insanın kendi bütünselliği, varlığı yerine fiiline kızacak meziyete bürünürüz.
Örneğin, “ne biçim adamsın”, “ne de cahilsin” gibi karşındakinin özünü – potansiyelini inkar edecek bir bütünsel yok ediş yerine, “şu davranışını anlamlı bulmuyorum”, “bende rahatsızlık uyandırıyor” demek gibi dönüşür.
Tabi, yazıldığı kadar kolay değil.. Hira’da antrenman şart!
(Bknz. Riyazet: Dengeli Yaşam)
– İçimizde yanan yokluk ateşini nasıl körükleyebiliriz? Bir tavsiyen var mı?
– Bilincin ışığından/farkındalığından uzak kalan dolayısıyla kapkaranlık olan en derin tabakaya nasıl ulaşıp bilincin ışığını oraya tutabiliriz ki oradan azad olalım. Senin bu konuda yaptığın özel bir çalışma-usul var mı? Amacım süreci hızlandırmak.
Kıymetli H., bu öyle bir soru ki..
Ateşinden önce yokluğu anlamak gerek..
Yokluğu anlamak için de önce “Var olabilmek” şart!
Yıllarca… Aktif Bilinç.. İrade’nin devreye sokulması..
Riyazet: Dengeli Yaşam yazı dizisi işte bu Gerçek BEN’liğimiz ile Varlıklanma mücadelesini aktarmaya çalışıyor, dil döndükçe..
Eğer “Kendimiz olarak” Var olamazsak, toplumsal şartlandırmaların ürünü olan Egomuz ile yok olmaya zorlarız kendimizi, tüm şartlanmalarımızla ki, bu yol kapalı. Çünkü varlığı sahte, yani manen “yok” olan yok olamaz! Onun “sahte” ve “yok” olduğunu fark edecek olan TAPTAZE YARATILAN BİREY olacak.
İrademizi yaratmadan nihayetinde İrade’nin asıl – gerçek sahibine teslim edemeyiz. “Yokluk” ile kastedilen bu varlıklanmadan sonraki teslimiyet süreci.
Aşk, iradi değildir, elde değildir. Körük için kullanılamaz. Belli bir şuur/kalp hassasiyetinden sonra kendiliğinden dökülür. Bu nedenle iradi olan eylemlere yönelmek uzun vadede kıvılcım çıkartacaktır.
Kıymetli Can, cevap olarak -hap, sihirli iksir olmayan- paylaşabileceğim şunlar var, geri kalan her şey bunların açılımı (detayları o ilgili paylaşımda). Tabi, bu şahsen idrak edip takip ettiğim yol kabaca, biraz da mizaç ile alakalı elbette. Bahsettiğin sürecin ilerlemesi de, sürecin hızlandırılması da bu yolu ne oranda hayatımıza soktuğumuzla alakalı.. Yoksa, hap veya özel çözüm yok olmadı, olmayacak. Özel çözüm diye sunulanların patlak verdiğini de gözlemliyorum.
– Her şeyin başında, sorgulama-kurcalama cesareti/yiğitliği, Allah ve Rasul’ü de dahil! Nasıl yani? Evet, İMAN = GÜVEN = TAMAM OLMA bunu gerektirir (Bknz. İman & İnanç ayrımı). Tüm korkulardan özgürleşmeyi.. Çünkü atalardan bizlere negatif program olarak yazılan gereksiz korkularımız soru sormamızı engelliyor, merakımızı bastırıyor ya da sorularımızın sınırlarını belirliyor. Çocuklar örnek alınabilir bu konuda.. Allah indinde biz de masum bebeleriz.. Zannedildiği gibi çarpmaz, yakmaz.. (Bknz. Korkmadan Sorgulamak) Bu korku o kadar işlemiş ki içimize, zihnimizin içinde bile sorgulamaya cesaretimiz yok.. Bir de üstüne tööbe estaaağfurullah çekiyoruz. Halbuki, sahabenin Peygambere çeşitli konulardaki itirazlarını ve buna izin veren Peygamberin böylece sahabede oluşturmak istediği özgüveni anlasak!
– Akıllı olan herkesi -taklide düşmeden- değerlendirmek, ve kendi meşrebimizi ortaya koymak. Bir kişiye, cemaate, kulübe, ideolojiye, kurumsallaşmış/kısırlaşmış din anlayışlarına bağlı kalmamak, eleştirel bir gözle herkesten yararlanıp kendi anlayışımızı ortaya koymak.. Kendi anlayışımızı ortaya koymak, özden fışkıran Allah ve Rasul’üne yani Fıtrata tabi olmak demek, benim için. Allah ve Rasul’ünün maksadı da insanları üstü örtülmemiş orjinal, kendine özgü Fıtrata yaklaştırmak.. Peygamber yaşarken dahi sahabelerin arasındaki (kimi mevzularda) fetva ayrılıklarına itiraz etmemesi!
– Bu sorgulamanın davranışlarımıza/düşüncelerimize de yönlendirilmesi.. Bu sık sık iç gözlemi getiriyor! Bu davranışımı neden yapıyorum? Ardında hangi motivasyon/açlık/korku/gedik var? Bu içsel sorgulamalar, davranışlarımızdaki dikkati, rikkati, basireti, feraseti artırıyor, yani anlayış keskinliğini! 20-30 dk’lık izolasyon gerektiriyor.
– Meşrebimizi inşa ederken, her daim şükretmek, Mülk Allah’ındır deyip şımarmamak.
– Alışkanlıklarımıza zor gelen eylemlerde bulunmak, tembelliği kırmak, beyni esnetmek (bulaşık yıkamayı sevmiyorsak, evde bulaşıkları yıkamak.. :))
– Tekamülden uzaklaştıran davranışın zıttı tespit edilip antrenmanını yapmak.. Önce kendi içimizde, sonra sahada..
Daha önce bilinçsizce yapılan davranışların farkındalığı artıp onlardan vazgeçince, bilinçaltı kazanının kazındıkça derinliklerinden başka başka -unuttuğumuz- davranışlar, huylar çıkmaya fırsat buluyor bu sefer. Aynı yöntemi bunlara da uygulayarak daha derinlere iniyoruz sonra. En büyük işaretlerinden biri de, rüyalarda görülenler değişmeye başlıyor!
– Keskinliğin artmasına yardımcı olan her türlü boş ve çok konuşmalardan, dedikodudan, malayaniden, tekamülümüze yaramayan boş işlerden kendimizi almak (insan’ın itidalli bir şekilde eğlenmesini kastetmiyorum). Zihin sakinliği getirir! Düşünce gücü artar. Buralarda kaybedilecek zamanı farklı kaynak okumaları için değerlendirmek. Bunun etkisi inanılmayacak derecede büyük. 1 günde kaybettiğimiz saatlerimizi yıllara vurunca..
– Beden/Besin sağlığına dikkat..
– Nefes egzersizleri.. Çok basit, sadece gözleri kapatıp deriiiin derin nefesler almak, sonrasında nefesimizi izlemek.
– Olumlamalar, kendine telkinler kullanılabilir. Eskiden yapıyordum; ama sonra bıraktım..
– Zihin sağlığı ve gelişimi için “kavram” sayımızı artırmak. En basitinden, kullandığımız kelimelerin anlamlarını öğrenmek bile çok önemli. Ağzımızdan çıkanı kulağımız da iyi duyar.
– Bilmediğimiz, delillendirilmemiş bir konunun, safsataların, hurafelerin ardına düşüp oyalanmamak, bunlarla maneviyat = anlam-değer dünyamızı inşa etmemek. Sistem çöker bir gün..
– Hizmet eri, verici olmak. İnfak! Karşılık beklemeden vermek. “Sahiplenmeyi sevdiğimiz” konu neyse, o alanda canımızı acıtacak miktarda vermek. İlkin can acısa da beyin buna alışacak ve Allah’a olan GÜVENi = İMAN’ı artıracaktır.
Örneğin, -özellikle bizim toplumumuzda çok olan- parayı çok seviyorsak, sadece bizde kalsın istiyorsak; para vereceğiz ihtiyaç sahibine, başkalarının da zengin olmayı hak ettiğini kabul edeceğiz..
Hep takdir edilen ben olayım istiyorsa egomuz, takdir edeceğiz başarı gösterenleri, onların da takdir edilmelerini kabul edeceğiz. Tabi bu isteklerimizin altında yatan nedenleri de yukarıdaki madde gereği sorgulayarak!
– Doğal olmak.. Öğrendiklerimizi karınca kararınca hayata geçirmeye çalışmak farklı bir şey, idealize edilmişi “olmuşuz” gibi taklit ederek yapaylaşmak farklı! En kötüsü.. Çokça da denk geldiğim “Ermiş, Bilge, Guru” kılığında, aheste aheste konuşup kendini kasanlar! Hangi açlığın sonucu kendini kasıyorsun, farkında mısın? Duygularını bastırıyorsun, farkında değilsin! Eriyorum sanırken, alt kişiliğin menfaati icabı eriyip gidebiliyoruz.
– El/gücümüzün yettiği her şeyi yaptıktan sonra muvaffakiyet ve başarımız ile şımarmamak için de Allah’a gönlümüzden geldiği şekliyle DUA/NAMAZ ve TEVEKKÜL etmek. Basmakalıp, anlamını bilmediğimiz Arapça cümlelerle değil ama..
Haa! Çok bilmek de çözüm değil.. Dingin olabilmek marifet..
İlmin sahibi belli.. Kafadan bir darbe aldı mı insan, tüm benim diye sandığı/sarıldığı bilgilerle bağı kopar.
Lehül Mülk!
“Biliyorum”, “görüyorum”, “algılıyorum” olmaktan bu yetilerin Gerçek Malik’ine sığınalım her daim! İnşaAllah..
Hiçliğini hissedene sekine/sükunet/dinginlik iner.
Darbelerle kaybolmayan..!
– “Alt kişiliklerimiz” biz onları fark edince mi yok oluyor? Yani sürecin farkında olduğumuz için zamanla daha az o kişiliğe bürünüyoruz ve nihayetinde o kişiliğe bürünmeyecek kadar farkındalığımız artıyor ve o kişilik ve o kişiliğe ait katmanlar/yanılsamalar geride kalıyor ve böylelikle artık onların yansıması olan hayatı yaşamıyoruz.
Evet, Farkındalık en büyük adım.. Ama yok olması için yeterli değil..
Farkındalığın derinleştirilerek bizde sabit bir ŞUUR’a dönüşmesi gerekiyor (İki kavramın ayırdı için Bknz. Riyazet: Dengeli Yaşam – 5).
Farkındalık/ŞUUR sözcükleri şemsiye kelimeler; tüm yol-metotları kapsayıcı şekilde..
ŞUUR veya Farkındalık çalışmalarının da tabi altının doldurulması lazım. Dini, evrensel vecibeler, değerler bunun altını dolduruyor.
Fakat Nefsin, o kadar incelikli oyunları var ki, ŞUUR’lansa dahi, yok olmamış kendini gizleyen ve pusuda bekleyen alt kişilikleri, tam tersi bir etkiyle şişebiliyor ve daha da güçlü bir halde geri dönebiliyor. Süreç hep aynı olsa da, alt kişiliğin yapıştığı duygu çok güçlüyse yok olma süreci ya zor ya da imkansız bir hal alabiliyor.
– HU , “Hiçliğe” işaret ismiyse “Hiç” olanın dilemesi nasıl oluyor? Nasıl hiç bir vasfı olmayan, bir Şey dileme vasfını gerçekleştiriyor da diledikleri yerine geliyor?
Ah bu kavramlar.. :)
“HU” sözcüğü gibi, “Hiçlik” sözcüğü de bir “işaret” Tasavvufta.
İşaret olması demek, “sınırlı kişiliklerimiz” için yapılmış yaklaştırıcı ve doğası gereği “sınırlı bir ifade” anlamına..
HU-Hiçlik sözcükleri ile işaret edilen boyutta, daha doğrusu boyutsuzlukta, sınırlı kişiliklerimize göre yapılan tüm vasıflar düştüğü için bu etiketlendirmeler verilmiş (Bknz. Subhanallah). Vasfın işaret ettiği mevsuf/mekanizma yok oluyor anlamında değil bu. Bu varoluşu inkar etmek demek olur :) Sen, düşün-e-meyecek, yorum yap-a-mayacak, kavram üret-e-meyecek bir noktaya varıyorsun sadece.
Sonsuz-sınırsız Varlığın = varlığımızın geçici olarak sınırlanıp “sınırlı kişilikler” olarak yaratılması zaten bu vasıflar üzerinden gerçekleşiyor. Yani, kendisi bir takım vasıflardan meydana gelen sınırlı bir varlık, vasıfların düştüğü boyutsuzluğu kuşatamaz düşünerek. Kuşatamadığından, kavramların/vasıfların düştüğü bu boyutsuzluk için HU/Hiçlik ismi verilir (Gizli Hazine). Yani, Hiçlik/Hu vasıflanmışlığa göre tanımı yapılmış bir kavram. Hakikat | Kavramların yokluğu
Kavramlar düştüğünden, HU ancak vasıfların düştüğü, sınırsız olan boyutsuz yönümüzle Tadılabilir. Sınırlı kişiliğimize indiğimizde ise en iyi ihtimalle yapabileceğin tanım, vasıflandırma; Teklik, Hiçlik = Tümlük = Heplik gibi doğası gereği sınırlı sözcüklerle olacak.
Gerçekleştiren, dileyen, kendisi de işareten yaratılmış olan HU – Hiçlik “vasfının” kendisi değil, mahiyetin/mekanizmanın kendisi.. Mevsufun/Sıfatlananın/Mekanizmanın yaratarak algı alanında açığa çıkardığı, sınırlı algılayıcı alan tarafından otomatikman vasıflandırılıyor. Yani, dileme, yaratım sürekli gerçekleşiyor, fakat algılayıcı tarafından algılandığında vasıf kazanıyor, “dileyen, yaratan, vs.” şeklinde. Bknz. NOKTA’daki Nükte!..
Çok basit bir misal..
Rüyasız uykumuz tam bir “Hiçlik” halidir [HU, değil ama]. Yani, algılama, algılayıcı ve algılanan yok.. Tüm kavramlar, düşünceler, duygular düşer. Ama bu “hiçlik” hali; varlığı, işleyişi, içsel mekanizması yok anlamına gelmiyor.
Bu “hiçlik” halinde dahi işleyen = dileyen mekanizma sabah bedeni uyandırır, algılama-algılanan ve algılayıcı ortaya çıkar. “Uyanan” kişi de bu “hiçlik” halini, kendine göre “hiçlik” sözcüğüyle vasıflandırır ;).
– Düşüncelerimize soyut enerji vererek Gerçekliğimizi yaratabileceğimizi söylüyorsunuz bir yazınızda (yanlış anlamadıysam). Mesela, siz şimdi bu gezegende uçan kurbağalar var edebilir misiniz? Neden etmiyorsunuz, ya da eden birisi olmadı? Uçan kurbağa düşüncesine soyut enerji veren hiç mi insan yaşamadı? Ben hayatımda hiç uçan kurbağa görmedim, siz gördünüz mü?
İmkansız olan bir uçan kurbağanın yaratılması değil, bunun yaratılabileceğine inanmak olsa gerek.
Evren’de işleyen fizikokimya yasalarının/meleklerinin, fonksiyonlarını icra etmedeki gösterdikleri tam teslimiyet ve İmanları, bizim inanç-düşünce sistemlerimizden daha üstün ve daha kes(k)in.. Bu nedenle bu inanç bariyeri “insanlıkça” aşılamıyor.
– Cinler de tekamül edip Meleğe mi dönüşüyor?
Cinlerin kontrol edilemeyen Nâr enerjisi, kontrol edilebilen Nûr enerjisine yani Hakikatine dönüyor. Öfke, saf Celal oluyor; Tutku saf Cemal oluyor, gibi.. (Bknz. Cinler | Bilinçaltı “saklı kişilikler”)
– Bazı yerlerde flört etmek haramdır vs. gibi şeyler yazıyor. Eğer öyleyse insanlar nasıl birbirlerini tanıyacak? Bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.
Evrensel, insani, Kurani, Vahiy ilkeleri temeli ve dairesinde karşı cinsle iletişimde bulunmak neden sıkıntı olsun? Haram, flörtte değil, etkileşimde bulunduğumuz -karşı veya hemcinsimiz- bireye gösterdiğimiz duygu ve davranışlarımızdaki eğitimsizliklerde.. Haram, bireye ve topluma zarar verecek davranış demek. Bu durumda Haram olan cehalet.. Bilgi – Duygu cahilliği.. Yani, flörtü veya herhangi başka bir mevzuyu da haram kılan en temeldeki mesele budur kanaatimce.
– Eşcinsellik doğuştan mıdır, yoksa psikolojik mi? Eğer genetikse Allah Lut kavmini neden helak etmiştir?
İki türlü de olabilir. Genetik, psikolojik..
Lut kavmine uyarı şu şekilde.. Bu nokta atlanıyor hep nedense.
“Rabbinizin sizin için yarattığı EŞLERİ (ezvācikum) bırakıyor musunuz? Doğrusu siz haddi aşmış bir kavimsiniz.”
“Siz kadınları bırakıp da, erkeklere mi yöneliyorsunuz..”
Yani, Lut kavmindeki bu insanlar genetik olarak kadınlara cinsel alaka duymuyor değiller. Duyuyorlar; ama kadınlarından vazgeçiyorlar. Bir insan karşı cinse karşı doğal duyguları olmasına rağmen, hem cinsine yönelme özgürlüğü de vardır. Mahreminde bu günahını dilediği gibi yaşayabilir. Fakat, Lut kavminde olay bu noktadan çıkıp toplum içerisinde yol kesecek, taşkınlık yapacak düzeye (29:28-29) kadar yükselmiş. Her türlü taşkınlığın, doğaya aykırı durumun, uyumu bozmanın sonu ise felakettir.
Genetik bir yatkınlıkta ise, manevi sorumluluk kişinin irade gücü ile üzerinde etkiyen hormonal gücün büyüklüğü arasında..
– “dini vecibeler” (şeriat) şeklen en çok “İbrahimi dinlerin” egemen olduğu Ortadoğu ve çevresinde icra ediliyor olmasına rağmen bu bölgenin insanına neden faydası olmamıştır?
Dinin, yani Evrensel anlayışın; ve Şeriatın, yani Dine uygun yerel – bölgesel şekillenmiş hukukun vecibeleri/zorunlulukları olarak (gerçekte) kastedilen; topluma güven verme, güvenlik sağlama çalışmaları, ahlak eğitimi, toplumu aydınlatma çalışmaları, aklı kullanma, sevgiyi öğretme, yetimi-muhtacı-akrabayı koruma, yardımlaşma, paylaşma vs. vs., yoksa; dinin vecibelerinden sanılan şekilleri (Kur’an terimi olarak Arapça nüsuk) pek bir işe yaramayacaktır. Bu şekiller -ki her toplumun farklı metodu da olabilir, değişebilir- ciladır. Bireysel yükselişteki ince ayarlardır. Asli unsurlar oturmadan kişisel-toplumsal şuura, bu şekiller taklit/anlamsız eylemler bütününden ibaret olacak, ne yazık ki..
– “Sarhoşluğun (Sekerât) her çeşidi bu nedenle yasaklanmıştır fıtrat dininde” cümlenizden alarak insanı kendinden geçiren, adeta zaman ve mekanı unutturan, bu sebeple de keyif veren eylemler aklıma geldi. Cinsellik (geleneğe uygun olanı), müzik, sesli zikir gibi… Bu eylemlerimiz sırasında şiddetli yoğunlaşmamızdan dolayı Beynimizin üst katmanı uyuştuğu/devreden çıktığı için kendimizi bir süreliğine cennette buluyoruz. Ne yapmalı? Bilemiyorum. Her şey yoruma açık!..
O halde “kavram ağımızı” genişletmek gerek..
Basitçe, “sarhoşluk”, zihnin içinde bilincin dibe vurduğu, sislendiği ontolojik bir hale işaret ederken, bahsettiğiniz “cinsellik, müzik, zikir.. vs” esnasındaki vecd halleri ise zihnin ötesine geçiş ile ilgili..

– Ahirete imanlı gidebilmek için son nefeste, ölmeden önce Kelime-i şehadet getirmek gerektiği ve telkin edilmesi gerektiği söyleniyor?
Kelime-i Şehadeti, sade dil ile ikrar sanmamak gerek!.. Bilelim ki, kök Arapça’da ve Kur’anda Kelime kavramı “Öğreti, Disiplin, Değerler silsilesi”, Şehadet ise “her daim tanık olma, vakıf olma, uzmanlık” demek.. Bu minvalde “Kelime-i Şehadet“, Allah <–> Vicdan Öğretisinin/Değerler sisteminin Yaşamdaki işlerliğine bir ömür tanık olma ve neticesinde bu ehliyeti kazanabilme olarak anlıyorum. Bi kuru tekrar değil..
Yeri gelmişken, benzer şekilde “Kelime-i Tevhid” de her daim “Bir-lemeye çalışma Anlayışı”..
“Tevhid” sözcüğü ile işaret edilen, Varlığın Birliği ve/veya Varlıktaki birlik, aslen.. Fakat, bu mefhum Muhammed Rasulullah dönemi sonrasında, zamanla varlıktan salt ayrı-öte-aşkın bir/birçok Tanrı(lara) dayalı çeşitli teist inanç sistemlerindeki tartışmalardan refleksle, bu Tanrı’nın sayısal olarak işte “çok sayıda” değil de, sadece “Bir” tane olduğu şeklinde algılanır olmuş ve monoteizme indirgenmiş mâlesef. Sonucunda ise Âlem’in, İnsan’ın gerçek mahiyeti-özü de unutulmuş haliyle. Ama alttan alttan Tasavvufi – mistik akımlarca hafızalarda kalmış ve yaşatılmış her daim.
Tevhid’e göre.. Allah, Varoluşa hem Aşkın’dır, hem de İçkin!
Madde Âleminde işleyen süreçlerle hem Zahir’dir, yani Görünen;
Mana Âlemindeki potansiyelleri ile hem de Batın, yani Gizli; ve bu iki OLUŞ’un kaynağı olarak Kendi Zâtıyla Kaim ve Daim!.
Tevhid’in zıttı, Şirk! Birliğin zıttı nedir? Parçalanma, fırkalaşma.. Bu durumda Şirk, bölük-pörçük ederek ortaklar kılma..
O vakit, Kelime-i Tevhid getirebilmek için..
Önce didik didik, savrulmuş kişiliklerimizi Bir-lemek..
Beraberinde fırka fırka, parti partileşmiş toplumda Birliği kılmaya gayret etmek..
Ve kemalinde, Varlıktaki Birliği hissetmek, gerek..
Şirkten arınış.. Haniflik!
En büyük Zulüm olan Şirk‘in (31:13) zararı ne ola ki? Bakınız nasıl uyarılıyoruz?
Allah’a şirk koşmaksızın, Hanifler olarak.. Kim Allah’a şirk koşarsa; gökten düşüp de kuşların didik didik edip kapıştığı birine veya rüzgârın uzak ve ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.(22:31)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder