DÖRT HALİFENİN SEÇİLMESİ
Bu sırada Hz. Peygamber’in yakınları Hz. Ali, Zübeyr b. Avvam ve Talha b.Ubeydullah Hz. Fatıma’nın evinde toplanmışlardı. Hz. Peygamber vefat etmeden kısa bir süre önce Abbas b. Abdülmuttalib’in Hz. Ali’nin yanına geldiği ve kendisine; Hz.Peygamber’in vefat edeceğini fark ettiğini, onun yanına giderek kendisinden sonra idarecilik işinin Hz. Peygamber’in akrabaları olmaları nedeniyle kendilerinde mi yoksa başkalarında mı olması gerektiğini ona sormayı teklif ettiği belirtilmektedir. Hz. Ali ise buna kesinlikle yanaşmadı.
Onun korkusu islâm ile birlikte bir takım kabile geleneklerinin yasaklanması nedeniyle bu konuda da bir yasaklanmaya maruz kalmak olmalıdır ki şayet Peygamber’in ağzından bu ifadeler çıkarsa Kureyşliler’in bir daha asla onların idareci olmasına müsaade etmeyeceğini düşünüyordu. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ise Ensar’ın yönetici belirleme ile ilgili yaptığı toplantıyı haber aldıklarında derhal bu toplantının yapıldığı yere geldiler.
Yanlarında Ebû Ubeyde b. Cerrah da vardı. İfade edildiğine göre ilk andan itibaren Hz. Ömer Hz.Ebû Bekir’in halife olmasını teklif etmek için kararlıydı. Hz. Ebû Bekir ise Ensar’ı ikna etmek üzere konuşmayı üzerine almıştı. Şu durumda bu iki sahabinin halifenin kimin olması gerektiği konusunda aralarında bir anlaşmaya varmış oldukları düşünülebilir. Benû Saîde çardağında gerçekleşen toplantıda yoğun tartışmalar yaşandı.
Muhacirler idareyi almak için kendi argümanlarını ortaya koyarken Ensar da kendilerini ön plana çıkarma gayretini taşıyorlardı. Ancak görünen bir gerçek vardı ki yalnız Medine’de değil tüm Arabistan’da idareyi eline alabilecek ve Arapları bir merkezde toplayabilecek kabile Kureyş’ti. Hz. Ebû Bekir toplantı sırasında: -“Ey Ensâr! Sizler söylemiş olduğunuz hayır ve iyiliklerin sahibisiniz. Fakat bütün Araplar bu işi sadece Kureyş kabilesinin hakkı olarak tanırlar. Kureyş’e boyun eğerler.
Çünkü onlar, yurt ve soy sop açısından Arapların en üstünüdürler ve akrabalık açısından da Hz.Peygamber’e en yakın olanlardır.”diyerek bu duruma dikkat çekmeye çalışmıştı. Benû Saîde çardağında geçen konuşmalarda muhacirler Hz. Peygamber’in aşireti olmaları konusuna sürekli vurgu yapmaktaydı. Ensar ise İslâm’a hizmetlerini gündeme getiriyordu.
Toplantı sonunda Evs ve Hazrec’in birbirleri ile geçmişten gelen rekabetlerinin de etkisiyle halife Kureyş’ten seçildi. İslâm’daki önceliği ve Hz.Peygamber’e yakınlığı açısından Müslümanlar arasında oldukça saygın bir konuma sahip olan Hz. Ebû Bekir’in halife olarak teklif edilmesi Ensar’ın muhalefetini önlemede etkili olmuş olmalıdır.
Çünkü Hz. Ebû Bekir’in kabilesi güçlü bir kabile değildi. Bu yönü ile olay kabileler arası bir üstünlük mücadelesinden ziyade İslâmî bir görünüm arzediyordu. Hz. Peygamber’in vefat etmeden önce namaz kıldırmak üzere onu tayin etmiş olması da insanları ikna etmek konusunda etkili oldu. Hz. Ebû Bekir‘in halife seçilmesinden başta Hz. Ali kanadı olmak üzere Ümeyyeoğulları ve özellikle Ebû Süfyan rahatsız oldular.
Ebû Süfyan,Ümeyyeoğulları’nın o dönemdeki konumu itibariyle hilafet için bir girişimde bulunmalarının imkânsızlığının farkında olması nedeniyle bu defa aralarındaki tarihi düşmanlığa rağmen hilafet konusunda amcaoğulları olan Haşimoğulları’nı tercih ettiği anlaşılmaktadır.
Kendisinin Hz. Ali’ye: “Uzat elini bey’at edeyim.” dediği, Hz. Ali’nin ise bunu kabul etmeyerek: “Yemin olsun ki, sen bu davranışınla fitneyi amaçladın” dediği rivayet edilmektedir. Hz. Ali’nin kendisinin hiç gündeme getirilmeden halife seçilmesinden şiddetle rahatsız olduğu, hatta halifeliğin kendi hakkı olmasına karşın elinden alındığını düşündüğü bilinmektedir.
Bu nedenle bir müddet halifeye bey’at etmemiştir. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen bir fitnenin çıkmasını da istemediği için duruma rıza gösterdiği görülmektedir. Halife seçimi sırasında gerçekleşen konuşmalarla ilgili olarak dikkatimizi çeken nokta, Ensar’ın yönetimin Kureyş’ten birinin eline geçeceğini hissettiklerinde Hz. Ali’yi tercih etmeyi düşünmemeleri veya bunu gündeme getirmemeleridir.
Bilindiği gibi Ensar ile Haşimoğulları arasında yakın bir hısımlık söz konusudur.Ayrıca Hz. Osman döneminden itibaren Ensar’ın Hz. Ali’nin etrafında kenetlendiği görülmektedir. Zannediyoruz Hz. Ali’nin yaşının oldukça genç olması ve o dönemde toplum içinde çok etkili bir konumda bulunmaması, ayrıca Evs ve Hazreç’in rekabeti de göz önüne alındığında halifenin bir şekilde birliği sağlamış olması Ensar’ın böyle bir tercihi düşünmemelerinde etkili olmuştu.
Bu gelişmelerin yaşandığı sıralarda, hatta henüz Hz. Peygamber’in vefatından önce pek çok Arap kabilesi geleneksel anlamda bir devlet bilincine sahip olmamalarının tekrar bağımsızlıklarına kavuşmak üzere irtidat etmeye başladılar. Bu durum Arapların Kureyş merkezli bir devleti tanımak istemedikleri anlamına da gelmekteydi. Bir takım bölgelerde sahte peygamberler ortaya çıkmıştı. Bu irtidat hareketlerinin yaşanmadığı bölgeler ise Mekke, Medine, Taif ve Benû Abdülkays çevreleriydi.
Hz. Ebû Bekir dinden dönenlerin ve devlet otoritesine baş kaldırı niteliği taşıyan zekât vermeme girişiminde bulunan kabilelerin üzerine büyük bir kararlılıkla gitti. Halifelik yaptığı kısa bir dönem içinde Kureyş idaresindeki devletin otoritesini tüm Arap dünyasına kabul ettirmeyi başardı. Halifenin atadığı komutanları yalnızca irtidat olaylarını önlemekle kalmayıp Sasani ve Bizans devletlerine karşı da Irak ve Suriye’de başarılar elde ettiler. Gerek ridde olaylarında, gerekse fetih hareketlerinde yer alan komutanların önemli bir bölümü Ümeyyeoğulları’ndandı.
Hz. Peygamber döneminden itibaren Ümeyyeoğulları’na idari görevler verilmiş, bu Hz. Ebû Bekir döneminde de devam etmiştir. Bunun sebebi yalnızca Ümeyyeoğulları’nın slâm öncesinden gelen siyasi ve ekonomik nüfuzları olmamalıdır. Kanaatimizce Kureyş içindeki hareketli görüntüleri nedeniyle onları devlete kazandırma amacına yönelik olarak böyle bir uygulamaya gidilmiştir. Hz. Ebû Bekir zamanındaki savaşlarda büyük ün kazanan Hâlid b. Velid ise Haşimoğulları’nın rakiplerinden olan Mahzumoğulları kabilesindendir.
Hz. Ebû Bekir’in Hz. Ali’ye ve diğer Haşimoğulların’na ise bu tür görevler verdiğini görmemekteyiz. Muhtemelen Hz.Ebû Bekir hanedanlık endişesi ile onları dışlamış görünmekteydi. Onlar uzun bir müddet Medine’de, siyaseti uzaktan izlemek durumunda kalmışlardır.
HZ. ÖMER’İN HALİFE SEÇİLMESİ
Hz. Ömer Hz. Ebû Bekir’in tayini ile yönetime gelmiştir.Hz. Ebû Bekir,ölümüne yakın günlerde önde gelen sahabesi ile görüş alış-verişinde bulunarak Hz.Ömer’in halife olmasına karar verdi.Böylece ikinci halife iktidar konusunda bir polemik yaşanmaksızın atanmış oldu.
Bilindiği gibi ilk halife Kureyş’in güçlü kabilelerinden olmayan Teymoğulları’ndandı. Hz. Ömer ise Adiyoğulları’na mensuptur.
Bu kabile de Kureyş içinde nüfuz açısından önde gelen kabilelerinden değilse de Kureyş yönetimine katılan itibarlı kabilelerdendi. İslâm’dan önce bu kabile sefaret görevi yapmaktaydı. Ahlâf-Mutayyebûn çekişmesinde Hz. Peygamber’in kabilesinin karşısında yer alan Ahlâf içerisine katılmışlardı. Hz. Ömer’in slâm’ı kabulde yaşadığı ikilem ve Müslüman oluşunun Kureyş içerisinde büyük etki uyandırmasında bu durumun etkisi olmalıdır. Onun hilâfete atanması daha çok slâmî konumu ile alakalı görülmektedir.
Bununla beraber Hz. Ömer’in Kureyş içerisinde slâm öncesine dayanan bir ağırlığı da bulunmaktaydı. Kendisinin slâm’dan önce sefaret görevini üstlendiği, Kureyş’in her hangi bir anlaşmazlık durumunda komşu krallıklara onu gönderdiği ve onun kararlarına itibar ettikleri belirtilmektedir. Zannediyoruz kendisinin hilâfet görevindeki başarısında bu tecrübelerinin de etkisi olmuştur.
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Kureyş kabilelerine yaklaşımı Hz. Ebû Bekir’in yönetim anlayışından farklı değildi. O kendi kabilesine idari görevler konusunda imtiyazlar tanımadı. Bütün kabilelere eşit muamelede bulunmaya dikkat etti. Böylece kabileler arasında slâmdan önce yoğun şekilde yaşanan asabiyet duygularının su yüzüne çıkmasını engellemeye gayret gösterdi. Hz. Ömer vali ve komutan atamalarında da kabileler arasında dengeyi korumaya çalıştı. Bu atamalarında özellikle nitelikli elemanları tercih etmeye çalıştı.
Ancak bu atamalarda Haşimoğulları’nın yönetimden uzak tutulduğu görülmektedir. Bu uygulama ise ileriki dönemlerde Ümeyyeoğulları’na yaramıştır. Hz. Ömer’in Kureyş’in diğer Araplar arasındaki konumunu da yüceltmemeye dikkat ettiği anlaşılmaktadır. O bu sayede hilâfeti boyunca ülkeyi birlik içerisinde tutmayı başarmıştır.
Onun hilafetinin son dönemlerinde büyük vilayetlerde görev yapan valileri şunlardı: Kûfe’de Sakîf (Kays) kabilesinden Muğîre b. Şu’be, Basra’da Eş’ar (Yemen) kabilesinden Ebû Musa el-Eş’arî, Mısır’da Sehm (Kureyş) kabilesinden Amr b. el-Âs, Şam’da Benî Ümeyye (Kureyş) kabilesinden Muaviye b. Ebî Süfyan. Hz. Ömer’in yönetim anlayışı açısından en dikkat çekici uygulamalarından biri divanü’l-atâ’yı kurması ve maaş dağıtımını belirlerken farklı kıstaslar ortaya koymasıdır.
Hz. Ömer’in sistemine göre Hz. Peygamber’e yakınlık,İslâm’ı kabulde öncelik, yapılan yararlı faaliyetler ve benzeri nedenler onun maaş dağıtım düzeninde belirleyici etkenler olmuştur. Onun ortaya koyduğu bu düzen slâm’ı kabuldeki öncelikleri nedeniyle doğal olarak Muhacir ve Ensar’ı diğer Araplara göre oldukça ileri bir seviyeye çıkarmıştır. Ayrıca fethedilen toprakların ganimet olarak dağıtımının yerine o, askerine atâ ve rızık tahsis etmekle yetinerek bu toprakları beytü’l-mâl’e aktarmayı uygun bulmuştur.
Bu uygulamanın dirayetli yönetimi nedeni ile Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmayan rahatsızlıkları, Hz. Osman döneminde Araplar ile yönetim arasında meydana gelen problemlerin kaynağını oluşturmuştur. Hz. Ömer’in bu uygulaması her ne kadar eleştiriye açık olsa da kanaatimizce onun amacı devletin bekası için bu devletin kurulmasına katkıda bulunan ve onu en üst düzeyde sahiplenen Ensar ve Muhacir’i daima önde tutarak diğer Araplar’ın zenginlik ve nüfuz açısından güçlenmelerine ve buna bağlı olarak merkezden bağlarını koparmalarına engel olmaktı.
Hz. Ebû Bekir ise ganimetleri eşit bir şekilde dağıtmıştı. Ancak o irtidat edip sonradan tekrar devlete bağlanan Arapları fetih hareketlerine katmazken Hz. Ömer bütün Araplara bu konuda hak tanımıştır. Fetihler ile birlikte çok önemli ordu şehirlerini kuran halife, Emsar adı verilen şehirlerde yeni bir kabile yapısının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu şehirler Arap kültürünün gelişmesinde de büyük rol oynamışlardır.
Ayrıca Hz. Ömer’in şehirlere kabile yerleşimi konusundaki iskân politikası ile birlikte kabilecilik anlayışı bağlamında İslâm öncesi dönemden farklı olarak daha büyük kabile bağları oluşmuştur ki; bu gelişmeler Arapların iktidara karşı çeşitli nedenlerle açık itirazlarda bulunmaları açısından güç kazanmalarına neden olmuştur.
Bu kabile de Kureyş içinde nüfuz açısından önde gelen kabilelerinden değilse de Kureyş yönetimine katılan itibarlı kabilelerdendi. İslâm’dan önce bu kabile sefaret görevi yapmaktaydı. Ahlâf-Mutayyebûn çekişmesinde Hz. Peygamber’in kabilesinin karşısında yer alan Ahlâf içerisine katılmışlardı. Hz. Ömer’in slâm’ı kabulde yaşadığı ikilem ve Müslüman oluşunun Kureyş içerisinde büyük etki uyandırmasında bu durumun etkisi olmalıdır. Onun hilâfete atanması daha çok slâmî konumu ile alakalı görülmektedir.
Bununla beraber Hz. Ömer’in Kureyş içerisinde slâm öncesine dayanan bir ağırlığı da bulunmaktaydı. Kendisinin slâm’dan önce sefaret görevini üstlendiği, Kureyş’in her hangi bir anlaşmazlık durumunda komşu krallıklara onu gönderdiği ve onun kararlarına itibar ettikleri belirtilmektedir. Zannediyoruz kendisinin hilâfet görevindeki başarısında bu tecrübelerinin de etkisi olmuştur.
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Kureyş kabilelerine yaklaşımı Hz. Ebû Bekir’in yönetim anlayışından farklı değildi. O kendi kabilesine idari görevler konusunda imtiyazlar tanımadı. Bütün kabilelere eşit muamelede bulunmaya dikkat etti. Böylece kabileler arasında slâmdan önce yoğun şekilde yaşanan asabiyet duygularının su yüzüne çıkmasını engellemeye gayret gösterdi. Hz. Ömer vali ve komutan atamalarında da kabileler arasında dengeyi korumaya çalıştı. Bu atamalarında özellikle nitelikli elemanları tercih etmeye çalıştı.
Ancak bu atamalarda Haşimoğulları’nın yönetimden uzak tutulduğu görülmektedir. Bu uygulama ise ileriki dönemlerde Ümeyyeoğulları’na yaramıştır. Hz. Ömer’in Kureyş’in diğer Araplar arasındaki konumunu da yüceltmemeye dikkat ettiği anlaşılmaktadır. O bu sayede hilâfeti boyunca ülkeyi birlik içerisinde tutmayı başarmıştır.
Onun hilafetinin son dönemlerinde büyük vilayetlerde görev yapan valileri şunlardı: Kûfe’de Sakîf (Kays) kabilesinden Muğîre b. Şu’be, Basra’da Eş’ar (Yemen) kabilesinden Ebû Musa el-Eş’arî, Mısır’da Sehm (Kureyş) kabilesinden Amr b. el-Âs, Şam’da Benî Ümeyye (Kureyş) kabilesinden Muaviye b. Ebî Süfyan. Hz. Ömer’in yönetim anlayışı açısından en dikkat çekici uygulamalarından biri divanü’l-atâ’yı kurması ve maaş dağıtımını belirlerken farklı kıstaslar ortaya koymasıdır.
Hz. Ömer’in sistemine göre Hz. Peygamber’e yakınlık,İslâm’ı kabulde öncelik, yapılan yararlı faaliyetler ve benzeri nedenler onun maaş dağıtım düzeninde belirleyici etkenler olmuştur. Onun ortaya koyduğu bu düzen slâm’ı kabuldeki öncelikleri nedeniyle doğal olarak Muhacir ve Ensar’ı diğer Araplara göre oldukça ileri bir seviyeye çıkarmıştır. Ayrıca fethedilen toprakların ganimet olarak dağıtımının yerine o, askerine atâ ve rızık tahsis etmekle yetinerek bu toprakları beytü’l-mâl’e aktarmayı uygun bulmuştur.
Bu uygulamanın dirayetli yönetimi nedeni ile Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmayan rahatsızlıkları, Hz. Osman döneminde Araplar ile yönetim arasında meydana gelen problemlerin kaynağını oluşturmuştur. Hz. Ömer’in bu uygulaması her ne kadar eleştiriye açık olsa da kanaatimizce onun amacı devletin bekası için bu devletin kurulmasına katkıda bulunan ve onu en üst düzeyde sahiplenen Ensar ve Muhacir’i daima önde tutarak diğer Araplar’ın zenginlik ve nüfuz açısından güçlenmelerine ve buna bağlı olarak merkezden bağlarını koparmalarına engel olmaktı.
Hz. Ebû Bekir ise ganimetleri eşit bir şekilde dağıtmıştı. Ancak o irtidat edip sonradan tekrar devlete bağlanan Arapları fetih hareketlerine katmazken Hz. Ömer bütün Araplara bu konuda hak tanımıştır. Fetihler ile birlikte çok önemli ordu şehirlerini kuran halife, Emsar adı verilen şehirlerde yeni bir kabile yapısının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu şehirler Arap kültürünün gelişmesinde de büyük rol oynamışlardır.
Ayrıca Hz. Ömer’in şehirlere kabile yerleşimi konusundaki iskân politikası ile birlikte kabilecilik anlayışı bağlamında İslâm öncesi dönemden farklı olarak daha büyük kabile bağları oluşmuştur ki; bu gelişmeler Arapların iktidara karşı çeşitli nedenlerle açık itirazlarda bulunmaları açısından güç kazanmalarına neden olmuştur.
HZ. OSMAN’IN HALİFE SEÇİLMESİ
Hz. Ömer h. 23 / m. 644 yılında Hristiyan bir köle tarafından saldırıya uğradı ve ağır yaralandı. Üç gün yaralı yatan halifeden kendisi yerine bir halife tayin etmesi istendi. O bu konuyu değerlendirdi ve atamak üzere aradığı niteliklerde bir kişi bulamadı.
Hz. Ömer kendisinden sonraki halife için yeni bir yönteme başvurdu. Hz.Ömer halifelik işini o günün kamuoyu temsilcileri olarak isimlendirebileceğimiz altı kişiden oluşan bir “şûra”ya havale etti. Bu şûra Ali b. Ebî Talib, Osman b. Affan,Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah’tan oluşan altı kişilik bir kuruldu. Bu üyelerin hepsi Kureyş kabilesindendi.
Ümeyyeoğulları’ndan Osman b. Affan ile Haşimoğulları’ndan Ali b. Ebî Talib şûranın en kuvvetli halife adaylarıydılar. Zira bu iki kabile Kureyş’in en güçlü iki koluydu. Rivayetlere göre şûra heyetine katılacak olanlar Hz. Ömer tarafından açıklandığında Abbas b. Abdülmuttalip Hz. Ali’den şûraya katılmamasını istedi. Hz. Ali: “Muhalefet etmeyi hoş bulmuyorum.” deyince Abbas: “Öyleyse hoşlanmayacağın bir şeyle karşılaşacaksın.” diyerek bu işin sonucunun Ümeyyeoğulları lehine sonuçlanacağı mesajını verdi.
Haşimoğulları’na yakın isimler Hz. Ali’yi, Ümeyyeoğulları’na yakın isimler ise Hz. Osman’ı desteklediler. Ayrıca Kureyş’in diğer kolları da idarenin Haşimoğulları’na geçmemesi için gayret göstermişlerdi. Gerçekten de şûranın yaptığı seçim ile birlikte Hz. Osman halife oldu. Onun halife olması aynı zamanda Ümeyyeoğulları’nın da galibiyeti anlamına geliyordu. Böylece Ümeyyeoğulları İslâm’ın gelişinden itibaren kaybetmiş oldukları siyasi güce tekrar kavuşmuş oluyorlardı.
Hz. Osman halife seçildikten kısa bir zaman sonra valilerini çeşitli nedenlerle değiştirmeye başladı. Halife yeni valilerini akrabaları olan Ümeyyeoğulları’ndan atamaktaydı. Kûfe’ye, Sa’d b. Ebî Vakkas azledilerek halifenin ana bir kardeşi Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt atandı. Bir süre sonra Velid Kûfe valiliğinden alınarak yerine yine Ümeyyeoğulları’ndan Saîd b. el-As tayin edildi. Hz. Osman‘ın sütkardeşi Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh ise Sehmoğulları’ndan Amr b. el-As’ın yerine Mısır valiliğine atandı.
Halifenin dayısının oğlu olan Abdullah b. Âmir de Basra valisi Ebû Mûsa el-Eş’arî’nin görevinden alınması ile onun yerine atandı. Bu tayin nedeniyle Hz.Ali, Talha ve Zübeyr’in Hz.Osman’a “Ömer sana Ümeyyeoğulları’nı insanların boyunlarına yük etmemeni vasiyet etmemiş miydi?” diyerek kınadıkları, halifenin ise onlara herhangi bir cevap vermediği belirtilmektedir.
Bu değişikliklerin yanında Ümeyyeoğulları’ndan Muaviye b. Ebî Süfyan görevinde bırakıldı. Ayrıca yetkileri daha da genişletildi. Halife devlet kâtipliğine ise amcasının oğlu Mervan b. Hakem’i getirdi. Hz. Osman’ın hilâfet dönemi iki kısımda ifade edilmektedir. lk altı yıl sorunsuz olan dönem, ikinci altı yıl ise çeşitli nedenlerle ülkede problemlerin ortaya çıktığı dönemdir.
Hz. Ömer döneminde kurulan askerî şehirlere yerleştirilen Araplar için tahsis edilen maaşların yetersiz oluşuve fetihlerin durmasıyla ganimet gelirlerinin de bitmesi üzerine ülkede ekonomik sorunlar yaşanmaya başladı. Yönetimin Ümeyyeoğulları’nın tekeline geçmesine ilk tepkiler Kûfe’de bulunan Yemenli Ezd ve Temim kabilesinden geldi. Onlar hilâfet de dâhil olmak üzere tüm değerlerin, İslâm adına savaşan bütün Müslümanlar için eşit olması gerektiğini düşünüyorlardı.
Bunların yanı sıra Kureyşlilerin ticari başarılarının da etkisiyle zenginleşmesi ise gün geçtikçe Arap kabilelerinin dikkatlerini çekmeye başladı. Hz. Osman akrabalarını sadece yönetime getirmekle kalmamış, onlara beytülmalden de çeşitli yardımlar yapmıştı. Bu da eleştirilere neden oluyordu. Hz. Osman’a karşı yöneltilen eleştirilerin bir kısmı da dini içerikliydi.
Halifenin Kur’an’ı Kureyş lehçesine göre düzenletmesi ve çoğalttırması sırasında Abdullah b.Mes’ûd’un kıraatinin kabul edilmemesi Kûfe’deki Kurra’yı rahatsız etti. Müslümanlar arasında manevi saygınlığı olan Ebû Zer’in halifeyi ve idarecilerini ideal anlamda İslâm’ı yaşamamaları konusunda kınaması nedeniyle halifenin onu Rebeze’ye sürgün etmesi, halifeyi uyguladığı politikaları nedeniyle eleştiren Ammar b. Yasir’i dövdürtmesi, Arap kabilelerinin Ümeyyeoğulları’na ve dolayısıyla Kureyşlilere karşı muhalefete geçmelerine neden oldu.
Kûfe valisi Saîd b. el-As’ın Kûfe eşrafı ile konağında yaptığı bir sohbet sırasında:”Sevad arazisi Kureyş’in bahçesidir.” sözü Hz. Osman’a ve Kureyş’e karşı duyulan muhalefetin hareket boyutu kazanmasına sebep oldu. Saîd b. el-As’a karşı en şiddetli tepki gösteren Neha’ kabilesinden Malik el-Eşter idi. Bu oturumda bulunan diğer kabile önderleri de valiyle tartıştılarİlk olarak Kûfe’de ortaya çıkan bu hareket gittikçe büyümeye başlayınca muhalifler Şam’a sürüldüler. Bu sürgün olaylarını yaşayan kişiler bazı kaynaklarda Kurra adıyla anılmaktadır.
Şam valisi Muaviye onlara ısrarla Kureyş kabilesinin üstünlüğünü anlatıyor, onların bugünkü konumlarını da Kureyş’e borçlu olduklarını söylüyordu. Bu yaklaşım doğal olarak Kureyş’e karşı tepkileri de artırıyordu. Vilayetlerde gittikçe büyüyen kabile hareketleri üzerine Hz. Osman valileriyle toplantılar düzenledi. Fakat toplantılardan alınan kararlar problemleri yatıştırmak için yeterli olmadı.
Ümeyyeoğullarına muhalefetin sesi Mısır’da iki Kureyşli olan Muhammed b. Ebî Huzeyfe ve Muhammed b. Ebî Bekir aracılığı ile gittikçe hareket kazandı. Muhtemelen onlar devlet gelirlerinden ve idari görevlerden yeterince istifade edememenin huzursuzluğu ile halkı halifeye karşı kışkırtıyorlardı. Muhammed b. Ebî Huzeyfe ve Muhammed b. Ebî Bekir’in iki büyük sahabînin çocuğu olmalarının da etkisiyle farklı kabilelerden birçok kişi onlara katıldı.
Hz. Osman’a karşı muhalefet oluşturarak Medine’ye gelen gruplardan biri de Basralılardı. Hz. Osman’a karşı Muhacir ve Ensar da Medine’de muhalefet etmekteydiler. H.35 (m. 655–656) yılında Kûfe, Basra ve Mısır’dan üç grup Medineye geldiler.İsyancılar arasında Yemen kökenli kabile mensupları ağırlıktaydı. Hz. Ali isyancılar ile Halife arasında anlaşma ortamı sağlamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ümeyyeoğulları’nın dikkatlerini üzerine çektiği gibi problemlere bir çözüm de getiremedi. Hz. Osman Arap kabilelerinin bu isyanı sonucunda öldürüldü.
Hz. Ömer kendisinden sonraki halife için yeni bir yönteme başvurdu. Hz.Ömer halifelik işini o günün kamuoyu temsilcileri olarak isimlendirebileceğimiz altı kişiden oluşan bir “şûra”ya havale etti. Bu şûra Ali b. Ebî Talib, Osman b. Affan,Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah’tan oluşan altı kişilik bir kuruldu. Bu üyelerin hepsi Kureyş kabilesindendi.
Ümeyyeoğulları’ndan Osman b. Affan ile Haşimoğulları’ndan Ali b. Ebî Talib şûranın en kuvvetli halife adaylarıydılar. Zira bu iki kabile Kureyş’in en güçlü iki koluydu. Rivayetlere göre şûra heyetine katılacak olanlar Hz. Ömer tarafından açıklandığında Abbas b. Abdülmuttalip Hz. Ali’den şûraya katılmamasını istedi. Hz. Ali: “Muhalefet etmeyi hoş bulmuyorum.” deyince Abbas: “Öyleyse hoşlanmayacağın bir şeyle karşılaşacaksın.” diyerek bu işin sonucunun Ümeyyeoğulları lehine sonuçlanacağı mesajını verdi.
Haşimoğulları’na yakın isimler Hz. Ali’yi, Ümeyyeoğulları’na yakın isimler ise Hz. Osman’ı desteklediler. Ayrıca Kureyş’in diğer kolları da idarenin Haşimoğulları’na geçmemesi için gayret göstermişlerdi. Gerçekten de şûranın yaptığı seçim ile birlikte Hz. Osman halife oldu. Onun halife olması aynı zamanda Ümeyyeoğulları’nın da galibiyeti anlamına geliyordu. Böylece Ümeyyeoğulları İslâm’ın gelişinden itibaren kaybetmiş oldukları siyasi güce tekrar kavuşmuş oluyorlardı.
Hz. Osman halife seçildikten kısa bir zaman sonra valilerini çeşitli nedenlerle değiştirmeye başladı. Halife yeni valilerini akrabaları olan Ümeyyeoğulları’ndan atamaktaydı. Kûfe’ye, Sa’d b. Ebî Vakkas azledilerek halifenin ana bir kardeşi Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt atandı. Bir süre sonra Velid Kûfe valiliğinden alınarak yerine yine Ümeyyeoğulları’ndan Saîd b. el-As tayin edildi. Hz. Osman‘ın sütkardeşi Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh ise Sehmoğulları’ndan Amr b. el-As’ın yerine Mısır valiliğine atandı.
Halifenin dayısının oğlu olan Abdullah b. Âmir de Basra valisi Ebû Mûsa el-Eş’arî’nin görevinden alınması ile onun yerine atandı. Bu tayin nedeniyle Hz.Ali, Talha ve Zübeyr’in Hz.Osman’a “Ömer sana Ümeyyeoğulları’nı insanların boyunlarına yük etmemeni vasiyet etmemiş miydi?” diyerek kınadıkları, halifenin ise onlara herhangi bir cevap vermediği belirtilmektedir.
Bu değişikliklerin yanında Ümeyyeoğulları’ndan Muaviye b. Ebî Süfyan görevinde bırakıldı. Ayrıca yetkileri daha da genişletildi. Halife devlet kâtipliğine ise amcasının oğlu Mervan b. Hakem’i getirdi. Hz. Osman’ın hilâfet dönemi iki kısımda ifade edilmektedir. lk altı yıl sorunsuz olan dönem, ikinci altı yıl ise çeşitli nedenlerle ülkede problemlerin ortaya çıktığı dönemdir.
Hz. Ömer döneminde kurulan askerî şehirlere yerleştirilen Araplar için tahsis edilen maaşların yetersiz oluşuve fetihlerin durmasıyla ganimet gelirlerinin de bitmesi üzerine ülkede ekonomik sorunlar yaşanmaya başladı. Yönetimin Ümeyyeoğulları’nın tekeline geçmesine ilk tepkiler Kûfe’de bulunan Yemenli Ezd ve Temim kabilesinden geldi. Onlar hilâfet de dâhil olmak üzere tüm değerlerin, İslâm adına savaşan bütün Müslümanlar için eşit olması gerektiğini düşünüyorlardı.
Bunların yanı sıra Kureyşlilerin ticari başarılarının da etkisiyle zenginleşmesi ise gün geçtikçe Arap kabilelerinin dikkatlerini çekmeye başladı. Hz. Osman akrabalarını sadece yönetime getirmekle kalmamış, onlara beytülmalden de çeşitli yardımlar yapmıştı. Bu da eleştirilere neden oluyordu. Hz. Osman’a karşı yöneltilen eleştirilerin bir kısmı da dini içerikliydi.
Halifenin Kur’an’ı Kureyş lehçesine göre düzenletmesi ve çoğalttırması sırasında Abdullah b.Mes’ûd’un kıraatinin kabul edilmemesi Kûfe’deki Kurra’yı rahatsız etti. Müslümanlar arasında manevi saygınlığı olan Ebû Zer’in halifeyi ve idarecilerini ideal anlamda İslâm’ı yaşamamaları konusunda kınaması nedeniyle halifenin onu Rebeze’ye sürgün etmesi, halifeyi uyguladığı politikaları nedeniyle eleştiren Ammar b. Yasir’i dövdürtmesi, Arap kabilelerinin Ümeyyeoğulları’na ve dolayısıyla Kureyşlilere karşı muhalefete geçmelerine neden oldu.
Kûfe valisi Saîd b. el-As’ın Kûfe eşrafı ile konağında yaptığı bir sohbet sırasında:”Sevad arazisi Kureyş’in bahçesidir.” sözü Hz. Osman’a ve Kureyş’e karşı duyulan muhalefetin hareket boyutu kazanmasına sebep oldu. Saîd b. el-As’a karşı en şiddetli tepki gösteren Neha’ kabilesinden Malik el-Eşter idi. Bu oturumda bulunan diğer kabile önderleri de valiyle tartıştılarİlk olarak Kûfe’de ortaya çıkan bu hareket gittikçe büyümeye başlayınca muhalifler Şam’a sürüldüler. Bu sürgün olaylarını yaşayan kişiler bazı kaynaklarda Kurra adıyla anılmaktadır.
Şam valisi Muaviye onlara ısrarla Kureyş kabilesinin üstünlüğünü anlatıyor, onların bugünkü konumlarını da Kureyş’e borçlu olduklarını söylüyordu. Bu yaklaşım doğal olarak Kureyş’e karşı tepkileri de artırıyordu. Vilayetlerde gittikçe büyüyen kabile hareketleri üzerine Hz. Osman valileriyle toplantılar düzenledi. Fakat toplantılardan alınan kararlar problemleri yatıştırmak için yeterli olmadı.
Ümeyyeoğullarına muhalefetin sesi Mısır’da iki Kureyşli olan Muhammed b. Ebî Huzeyfe ve Muhammed b. Ebî Bekir aracılığı ile gittikçe hareket kazandı. Muhtemelen onlar devlet gelirlerinden ve idari görevlerden yeterince istifade edememenin huzursuzluğu ile halkı halifeye karşı kışkırtıyorlardı. Muhammed b. Ebî Huzeyfe ve Muhammed b. Ebî Bekir’in iki büyük sahabînin çocuğu olmalarının da etkisiyle farklı kabilelerden birçok kişi onlara katıldı.
Hz. Osman’a karşı muhalefet oluşturarak Medine’ye gelen gruplardan biri de Basralılardı. Hz. Osman’a karşı Muhacir ve Ensar da Medine’de muhalefet etmekteydiler. H.35 (m. 655–656) yılında Kûfe, Basra ve Mısır’dan üç grup Medineye geldiler.İsyancılar arasında Yemen kökenli kabile mensupları ağırlıktaydı. Hz. Ali isyancılar ile Halife arasında anlaşma ortamı sağlamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ümeyyeoğulları’nın dikkatlerini üzerine çektiği gibi problemlere bir çözüm de getiremedi. Hz. Osman Arap kabilelerinin bu isyanı sonucunda öldürüldü.
HZ. ALİ ‘NİN HALİFE SEÇİLMESİ
Hz. Peygamber’in vefatı ile birlikte kendisini halife adayı olmaktan ziyade bu göreve getirilmesi gereken en liyakatli kişi olarak gören Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesinden oldukça rahatsızlık duymuş, bu nedenle ona belirli bir müddet bey’at etmekten kaçınmıştı. O, halifelik hakkının elinden alındığını düşünmekteydi.
Onun bu şekilde düşünmesinin sebeplerinden birinin Arap kabileciliğinde yerini bulan bir anlayıştan kaynaklandığını düşünüyoruz. Bilindiği gibi Kureyş içerisinde, Kâbe’nin yönetimini elinde bulundurması nedeniyle Kusay’ın oğulları liderliği elden ele taşıyarak nesillerce devam ettirmişlerdi. Ayrıca Mekke şehir devletinde görevler kabilelere göre belirlenmekte ve her kabile bu görevini veraset yoluyla kendinden sonraki üyelerine bırakmaktaydı.
İslâm’dan hemen önceki dönemde en itibarlı görevler Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber’in vefatı nedeniyle yerine geçecek olan devlet başkanı adaylığı Haşimoğulları’na göre Hz. Peygamber’e en yakın kişi olması nedeniyle Hz. Ali’de kilitlenmekteydi. Bu Hz. Ali’nin ve Haşimoğulları’nın konuya karşı en doğal yaklaşımıydı.
Ancak bilindiği gibi olay onların düşüncelerine göre gelişmemiş, ilk üç halife farklı kabilelerden seçilmişti. Bu da Arap kabileciliğine yabancı bir tercih değildi. İslâm’dan önce Arap kabileleri, kendi kabileleri içerisinde lider seçerken liderlerini farklı kriterlere göre değerlendirirlerdi. Liderlik babadan oğula geçmek zorunda değildi.
Kabile reisleri, şahsi başarıları, zenginlik ve ihsanları ile kabilelerinin kendilerini lider kabul etmelerini sağlayabiliyorlardı.Bu durumda özellikle ilk halife seçimi de geleneksel Arap anlayışına aykırı olarak gerçekleşmiş değildi. Hz. Ömer’in Araplar arasında kabilecilik anlayışından kaynaklanabilecek sürtüşmeleri önlemek amacı ile verdiği mücadeleden söz etmiştik.
Üçüncü halife Hz.Osman’ın halife seçilişine geldiğimizde ise dengelerin değiştiği görülmektedir. Bu seçim Ümeyyeoğulları’nı temsil eden Hz. Osman ile Haşimoğulları’nı temsil eden Hz.Ali’nin rekabeti içerisinde gerçekleşti. Seçimden Hz. Osman’ın galip çıkmasının ardından Ümeyyeoğulları halife üzerine büyük ölçüde baskı kurarak yönetimi istekleri doğrultusunda şekillendirdiler.
Bu gelişmeler nedeniyle, özellikle yönetimin en üst birimlerinde siyasi anlamda başlayan kabilecilik ruhu, diğer Arap kabileleri arasında da siyasi sahada gittikçe belirleyici bir etkiye sahip olmaya başladı. Hz. Ali döneminden itibaren bu cereyanın devam eden tesiriyle birlikte Haşimoğulları’na karşı Ümeyyeoğulları iktidar mücadelesi içine girdiler.
Olaylara diğer kabilelerin de katılımıyla ülke içinde iç savaşların meydana geldiği görülmektedir. Hz. Osman‘ın şehit edilişinin hemen ardından, Muhacirler’den ve Ensar’dan oluşan bir grup insan toplanarak Hz. Ali’nin yanına geldi. Bu topluluğun arasında Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu belirtilmektedir.
Bu kişiler Hz. Ali’ye, insanların bir imama ihtiyacı olduğunu ve en kısa zamanda halifenin seçilmesi gerektiğini belirttiler. Hz. Ali ise kendisinin halife seçimi ile ilgili olarak bir iddiasının bulunmadığını, ayrıca bu konuda her hangi bir müdahalede bulunmayacağını, kimi seçerlerse onu kabul edeceğini söyledi. Onlar Hz. Ali’yi halife seçmekte kararlı görünmekteydiler. Bu dönem içinde o, Medine’de en saygı duyulan kişiydi. Hz. Ali’ye gelenler düşüncelerini: “Biz bu işe senden daha liyakatli ve daha hak sahibi birini görmüyoruz.
Ayrıca Hz. Peygamber’e olan yakınlığın ve onunla olan akrabalığın herkesten üstündür.” diyerek ifade ettiler. Hz. Ali daha önceki dönemlerin aksine bu defa halifelik konusunda istekli görünmüyordu. Kanaatimizce kendisini kaygılandıran konu halifeliğinin, isyancılardan oluşan bir grup insanın isteği sonucunda meşruiyet kazanamayacağı gerçeğiydi.
Böyle bir konumda halife olduğunu ilan etmek birçok sahabeyi ve onların arkasında bulunan birçok insanı karşısına almak olurdu ki bu şartlar içinde ülkede yeniden bir birlik sağlanması pek mümkün görünmemekteydi. Halifenin Bedir ashabı ile şûra üyeleri tarafından seçilmesi gerektiğini söyledi.İ syancılar ise duruma kendi açılarından bakıyorlar ve bir an önce ve kendi kontrolleri içerisinde bir halife seçmek istiyorlardı.
Hz. Ali Hz. Ömer’in şûrasında en kuvvetli ikinci adaydı. Halife ile isyancılar arasında uzlaştırıcı bir görev üstlenmiş, bazen de halifeye karşı onların sesi olmuştu. Bu nedenle Hz. Ali konusunda ısrarlı ve bey’atin gerçekleşmesinde de aceleciydiler. Özellikle Mısır’dan gelen topluluğun halife olmasını arzuladıkları kişi Hz. Ali idi.Basralılar ve Kûfelilerin en büyük destekçileri Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b.Avvam olmasına karşın onların arkasında güçlü kabile bağları yoktu.
Ayrıca halife hakkındaki sürekli eleştirileri ile halkı kışkırtmış olmaları ve Mısırlılar tarafından da olsa sonuçta halifenin öldürülmüş olması onlara gelen halifelik teklifini kabul etmelerini engelleyen nedenlerden olmalıdır. Sonuç olarak bu gayrimeşru ortamda hilâfete bir an önce getirilebilecek meşru kişi Hz. Ali kalıyordu.
Hz. Ali daha fazla itiraz etmedi, fakat kendisine yapılacak bey’atlerin özellikle halka açık bir ortamda gerçekleşmesini istedi. Mescitte gerçekleşen bu bey’at merasimi ile h. 35 yılı, 18 Zilhicce Cumartesi günü Hz. Ali dördüncü halife olarak görevine başlamış oldu. Hz. Ali’ye ilk bey’at eden kişilerin isyancılar arasında önde gelenlerden Mâlik el-Eşter ile Sahabîlerden Talha b. Ubeydullah olduğu söylenmektedir.
Rivayetlere göre Talha b. Ubeydullah’ın bir elinin çolak220 olması nedeniyle onun bey’atini görenlerden bir kısmı bu bey’ate ilk başlayanın çolak bir el olmasını uğursuzluk olarak nitelendirdiler. Bu yorum Hz. Ali’nin hilafetinin ve sonrasında meydana gelecek olayların insanlar arasında endişeyle takip edildiğini göstermektedir.
Onun ardından Zübeyr b. Avvam bey’at etti. Hz. Ali onların şûra üyeleri olduğunu ve arkalarında bir taraftar kitlesinin bulunduğunu göz önüne alarak her ikisine de: “isterseniz ben size bey’at edeyim” demişti. Onlar ise böyle bir isteklerinin olmadığını ifade ettiler. Fakat Mekke”ye giderek oraya yerleşmelerinin ardından yaklaşık dört ay gibi bir süre sonunda, Hz. Ali’ye karşı isyan hareketine giriştiklerinde, bu bey’atlerinin zoraki gerçekleştiğini ifade edeceklerdi. Bir başka rivayette ise Talha ve Zübeyr’in Hz. Ali’ye kerhen bey’at ettikleri belirtilmiştir.
Bu rivayete göre isyancılar katl olayının ardından kendilerine bir halife arayışına geçmişlerdi. Mısırlılar Hz. Ali’ye gelmiş, fakat Hz. Ali onları geri çevirmişti. Kûfeliler Zübeyr’e, Basralılar da Talha’ya bey’at teklifinde bulunmuşlardı. Onların cevabı da olumsuzdu. Sa’d b. Ebî Vakkas’a teklif getirdiklerinde ise o: ” bn Ömer’in ve benim halifelik konusunda asla bir isteğimiz yoktur” demişti. Bu durumda isyancılar Medinelileri, eğer kısa zamanda bir halife seçmezlerse Ali’yi, Talha’yı ve Zübeyr’i öldürürüz diyerek tehdit etmişlerdi.
Bu tehditten dolayı korkuya kapılan Medine halkı Hz. Ali’ye bey’at kararı vermişler ve kendisinin halife olmayı istememesine rağmen onu buna zorlamışlardı. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam ise ölüm tehdidiyle ve kılıç zoruyla bey’at etmişlerdi. Bu ikinci rivayette isyancıların Medinelileri tehditle halife seçimine zorladıkları ifade edilmektedir.
Ancak bu anlatımdan gerek Medine halkını, gerek Hz. Ali’yi,gerekse Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam’ı Hz. Osman’ın şahadetine kadar giden süreçle ilgili olarak her hangi bir zan altında bırakmama gayreti taşındığı ve tüm gidişattan sadece isyancıların sorumlu tutulmak istendiği izlenimini almaktayız.
Bilindiği gibi Hz. Osman’ın yönetiminden sadece Mısır, Kûfe ve Basra halkından bir grup değil, aynı zamanda sahabenin önde gelenleri, özellikle idareden sürekli el etek çektirilmiş olan Ensar da rahatsızdı. Onun öldürülmesini değil ancak görevden ayrılmasını Emevî sülalesi dışında, Medine halkı da dâhil birçok insan arzuluyordu İfade edildiğine göre Medine’de bulunan Müslümanların özellikle önde gelenlerinden bey’at alınma işlemi isyancı grubunun gözetiminde gerçekleşti.
Bu gaye ile bey’ati oldukça önem taşıyan diğer bir isim olan Sa’d b. Ebî Vakkas’ı da Hz.Ali’nin yanına getirdiler. O, herkes bey’at ettikten sonra bey’at edeceğini, ayrıca kendisinin her hangi bir tepki davranışında bulunmayacağını ifade etti. Bu iş için zorlanmaya kalkıldığında Hz. Ali buna karşı çıkarak onun salıverilmesini istedi. bn Âmir de Sa’d b. Ebî Vakkas gibi herkes bey’at ettikten sonra bey’at edeceğini söyledi.
Hz. Ali onun bu sözüne karşılık kendisinden kefil istedi. bn Âmir kefilinin olmadığını belirtti. El-Eşter bunun üzerine Hz. Ali’ye onun boynunu uçurmayı teklif etti. Fakat Hz. Ali : “Onu bırakın, onun kefili ben olayım” diyerek bu hassas günler içinde bir skandal daha yaşanmasına engel oldu. Hz. Ali’ye Medine’de bulunan büyük bir çoğunluk bey’at etti veya ettirildi. Ensardan ise az bir grup bey’at etmedi.
Hassân b. Sâbit, Ka’b b. Mâlik, Mesleme b.Muhallid, Ebû Sa’id el-Hudrî, Muhammed b. Mesleme, Nu’mân b. Beşîr, Zeyd b.Sâbit, Râfi’ b. Hudeyc, Fudâle b. Ubeyd, Ka’b b. Ucra bu kişilerdendir. İfade edildiğine göre bu kişilerin hepsi Hz. Osman taraftarıydı. Zeyd b. Sabit özellikle bey’ate karşı çıkmış ve Ensara da bey’ate karşı olmaya teşvik edici sözler sarf etmişti. Kendisi Hz.Osman döneminde divan ve beytülmal başkanıydı.
Ka’b b. Mâlik de Hz. Osman zamanında zekât memuru olarak atanmış, topladığı zekâtlar Hz. Osman tarafından kendisine bağışlanmıştı. Dolayısıyla Hz. Osman’a akrabalık bakımından yakın olanların yanı sıra, Ensar’dan Hz. Osman döneminde çeşitli görevlere tayin edilmiş olan kişiler de Hz. Ali’yi desteklemek istememiş, özellikle bundan kaçınmışlardır. Bu durum ekonomik ve siyasi çıkarların da gruplaşmalarda etkili olduğunu göstermektedir.
Muğire b. Şu’be, Üsame b. Zeyd, Kudâme b. Maz’ûm da Hz. Ali’ye bey’at etmeyenler arasında belirtilmektedir. Muğire’nin, hilafetinin ardından Hz. Ali ile diyalogları göz önüne alındığında, kendisinin halifeye bey’at etmiş olabileceği düşünülebilir. Kaynak:Yrd.Doç.Dr.Kenan Ayar,Yasemin Barlak
Onun bu şekilde düşünmesinin sebeplerinden birinin Arap kabileciliğinde yerini bulan bir anlayıştan kaynaklandığını düşünüyoruz. Bilindiği gibi Kureyş içerisinde, Kâbe’nin yönetimini elinde bulundurması nedeniyle Kusay’ın oğulları liderliği elden ele taşıyarak nesillerce devam ettirmişlerdi. Ayrıca Mekke şehir devletinde görevler kabilelere göre belirlenmekte ve her kabile bu görevini veraset yoluyla kendinden sonraki üyelerine bırakmaktaydı.
İslâm’dan hemen önceki dönemde en itibarlı görevler Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber’in vefatı nedeniyle yerine geçecek olan devlet başkanı adaylığı Haşimoğulları’na göre Hz. Peygamber’e en yakın kişi olması nedeniyle Hz. Ali’de kilitlenmekteydi. Bu Hz. Ali’nin ve Haşimoğulları’nın konuya karşı en doğal yaklaşımıydı.
Ancak bilindiği gibi olay onların düşüncelerine göre gelişmemiş, ilk üç halife farklı kabilelerden seçilmişti. Bu da Arap kabileciliğine yabancı bir tercih değildi. İslâm’dan önce Arap kabileleri, kendi kabileleri içerisinde lider seçerken liderlerini farklı kriterlere göre değerlendirirlerdi. Liderlik babadan oğula geçmek zorunda değildi.
Kabile reisleri, şahsi başarıları, zenginlik ve ihsanları ile kabilelerinin kendilerini lider kabul etmelerini sağlayabiliyorlardı.Bu durumda özellikle ilk halife seçimi de geleneksel Arap anlayışına aykırı olarak gerçekleşmiş değildi. Hz. Ömer’in Araplar arasında kabilecilik anlayışından kaynaklanabilecek sürtüşmeleri önlemek amacı ile verdiği mücadeleden söz etmiştik.
Üçüncü halife Hz.Osman’ın halife seçilişine geldiğimizde ise dengelerin değiştiği görülmektedir. Bu seçim Ümeyyeoğulları’nı temsil eden Hz. Osman ile Haşimoğulları’nı temsil eden Hz.Ali’nin rekabeti içerisinde gerçekleşti. Seçimden Hz. Osman’ın galip çıkmasının ardından Ümeyyeoğulları halife üzerine büyük ölçüde baskı kurarak yönetimi istekleri doğrultusunda şekillendirdiler.
Bu gelişmeler nedeniyle, özellikle yönetimin en üst birimlerinde siyasi anlamda başlayan kabilecilik ruhu, diğer Arap kabileleri arasında da siyasi sahada gittikçe belirleyici bir etkiye sahip olmaya başladı. Hz. Ali döneminden itibaren bu cereyanın devam eden tesiriyle birlikte Haşimoğulları’na karşı Ümeyyeoğulları iktidar mücadelesi içine girdiler.
Olaylara diğer kabilelerin de katılımıyla ülke içinde iç savaşların meydana geldiği görülmektedir. Hz. Osman‘ın şehit edilişinin hemen ardından, Muhacirler’den ve Ensar’dan oluşan bir grup insan toplanarak Hz. Ali’nin yanına geldi. Bu topluluğun arasında Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu belirtilmektedir.
Bu kişiler Hz. Ali’ye, insanların bir imama ihtiyacı olduğunu ve en kısa zamanda halifenin seçilmesi gerektiğini belirttiler. Hz. Ali ise kendisinin halife seçimi ile ilgili olarak bir iddiasının bulunmadığını, ayrıca bu konuda her hangi bir müdahalede bulunmayacağını, kimi seçerlerse onu kabul edeceğini söyledi. Onlar Hz. Ali’yi halife seçmekte kararlı görünmekteydiler. Bu dönem içinde o, Medine’de en saygı duyulan kişiydi. Hz. Ali’ye gelenler düşüncelerini: “Biz bu işe senden daha liyakatli ve daha hak sahibi birini görmüyoruz.
Ayrıca Hz. Peygamber’e olan yakınlığın ve onunla olan akrabalığın herkesten üstündür.” diyerek ifade ettiler. Hz. Ali daha önceki dönemlerin aksine bu defa halifelik konusunda istekli görünmüyordu. Kanaatimizce kendisini kaygılandıran konu halifeliğinin, isyancılardan oluşan bir grup insanın isteği sonucunda meşruiyet kazanamayacağı gerçeğiydi.
Böyle bir konumda halife olduğunu ilan etmek birçok sahabeyi ve onların arkasında bulunan birçok insanı karşısına almak olurdu ki bu şartlar içinde ülkede yeniden bir birlik sağlanması pek mümkün görünmemekteydi. Halifenin Bedir ashabı ile şûra üyeleri tarafından seçilmesi gerektiğini söyledi.İ syancılar ise duruma kendi açılarından bakıyorlar ve bir an önce ve kendi kontrolleri içerisinde bir halife seçmek istiyorlardı.
Hz. Ali Hz. Ömer’in şûrasında en kuvvetli ikinci adaydı. Halife ile isyancılar arasında uzlaştırıcı bir görev üstlenmiş, bazen de halifeye karşı onların sesi olmuştu. Bu nedenle Hz. Ali konusunda ısrarlı ve bey’atin gerçekleşmesinde de aceleciydiler. Özellikle Mısır’dan gelen topluluğun halife olmasını arzuladıkları kişi Hz. Ali idi.Basralılar ve Kûfelilerin en büyük destekçileri Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b.Avvam olmasına karşın onların arkasında güçlü kabile bağları yoktu.
Ayrıca halife hakkındaki sürekli eleştirileri ile halkı kışkırtmış olmaları ve Mısırlılar tarafından da olsa sonuçta halifenin öldürülmüş olması onlara gelen halifelik teklifini kabul etmelerini engelleyen nedenlerden olmalıdır. Sonuç olarak bu gayrimeşru ortamda hilâfete bir an önce getirilebilecek meşru kişi Hz. Ali kalıyordu.
Hz. Ali daha fazla itiraz etmedi, fakat kendisine yapılacak bey’atlerin özellikle halka açık bir ortamda gerçekleşmesini istedi. Mescitte gerçekleşen bu bey’at merasimi ile h. 35 yılı, 18 Zilhicce Cumartesi günü Hz. Ali dördüncü halife olarak görevine başlamış oldu. Hz. Ali’ye ilk bey’at eden kişilerin isyancılar arasında önde gelenlerden Mâlik el-Eşter ile Sahabîlerden Talha b. Ubeydullah olduğu söylenmektedir.
Rivayetlere göre Talha b. Ubeydullah’ın bir elinin çolak220 olması nedeniyle onun bey’atini görenlerden bir kısmı bu bey’ate ilk başlayanın çolak bir el olmasını uğursuzluk olarak nitelendirdiler. Bu yorum Hz. Ali’nin hilafetinin ve sonrasında meydana gelecek olayların insanlar arasında endişeyle takip edildiğini göstermektedir.
Onun ardından Zübeyr b. Avvam bey’at etti. Hz. Ali onların şûra üyeleri olduğunu ve arkalarında bir taraftar kitlesinin bulunduğunu göz önüne alarak her ikisine de: “isterseniz ben size bey’at edeyim” demişti. Onlar ise böyle bir isteklerinin olmadığını ifade ettiler. Fakat Mekke”ye giderek oraya yerleşmelerinin ardından yaklaşık dört ay gibi bir süre sonunda, Hz. Ali’ye karşı isyan hareketine giriştiklerinde, bu bey’atlerinin zoraki gerçekleştiğini ifade edeceklerdi. Bir başka rivayette ise Talha ve Zübeyr’in Hz. Ali’ye kerhen bey’at ettikleri belirtilmiştir.
Bu rivayete göre isyancılar katl olayının ardından kendilerine bir halife arayışına geçmişlerdi. Mısırlılar Hz. Ali’ye gelmiş, fakat Hz. Ali onları geri çevirmişti. Kûfeliler Zübeyr’e, Basralılar da Talha’ya bey’at teklifinde bulunmuşlardı. Onların cevabı da olumsuzdu. Sa’d b. Ebî Vakkas’a teklif getirdiklerinde ise o: ” bn Ömer’in ve benim halifelik konusunda asla bir isteğimiz yoktur” demişti. Bu durumda isyancılar Medinelileri, eğer kısa zamanda bir halife seçmezlerse Ali’yi, Talha’yı ve Zübeyr’i öldürürüz diyerek tehdit etmişlerdi.
Bu tehditten dolayı korkuya kapılan Medine halkı Hz. Ali’ye bey’at kararı vermişler ve kendisinin halife olmayı istememesine rağmen onu buna zorlamışlardı. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam ise ölüm tehdidiyle ve kılıç zoruyla bey’at etmişlerdi. Bu ikinci rivayette isyancıların Medinelileri tehditle halife seçimine zorladıkları ifade edilmektedir.
Ancak bu anlatımdan gerek Medine halkını, gerek Hz. Ali’yi,gerekse Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam’ı Hz. Osman’ın şahadetine kadar giden süreçle ilgili olarak her hangi bir zan altında bırakmama gayreti taşındığı ve tüm gidişattan sadece isyancıların sorumlu tutulmak istendiği izlenimini almaktayız.
Bilindiği gibi Hz. Osman’ın yönetiminden sadece Mısır, Kûfe ve Basra halkından bir grup değil, aynı zamanda sahabenin önde gelenleri, özellikle idareden sürekli el etek çektirilmiş olan Ensar da rahatsızdı. Onun öldürülmesini değil ancak görevden ayrılmasını Emevî sülalesi dışında, Medine halkı da dâhil birçok insan arzuluyordu İfade edildiğine göre Medine’de bulunan Müslümanların özellikle önde gelenlerinden bey’at alınma işlemi isyancı grubunun gözetiminde gerçekleşti.
Bu gaye ile bey’ati oldukça önem taşıyan diğer bir isim olan Sa’d b. Ebî Vakkas’ı da Hz.Ali’nin yanına getirdiler. O, herkes bey’at ettikten sonra bey’at edeceğini, ayrıca kendisinin her hangi bir tepki davranışında bulunmayacağını ifade etti. Bu iş için zorlanmaya kalkıldığında Hz. Ali buna karşı çıkarak onun salıverilmesini istedi. bn Âmir de Sa’d b. Ebî Vakkas gibi herkes bey’at ettikten sonra bey’at edeceğini söyledi.
Hz. Ali onun bu sözüne karşılık kendisinden kefil istedi. bn Âmir kefilinin olmadığını belirtti. El-Eşter bunun üzerine Hz. Ali’ye onun boynunu uçurmayı teklif etti. Fakat Hz. Ali : “Onu bırakın, onun kefili ben olayım” diyerek bu hassas günler içinde bir skandal daha yaşanmasına engel oldu. Hz. Ali’ye Medine’de bulunan büyük bir çoğunluk bey’at etti veya ettirildi. Ensardan ise az bir grup bey’at etmedi.
Hassân b. Sâbit, Ka’b b. Mâlik, Mesleme b.Muhallid, Ebû Sa’id el-Hudrî, Muhammed b. Mesleme, Nu’mân b. Beşîr, Zeyd b.Sâbit, Râfi’ b. Hudeyc, Fudâle b. Ubeyd, Ka’b b. Ucra bu kişilerdendir. İfade edildiğine göre bu kişilerin hepsi Hz. Osman taraftarıydı. Zeyd b. Sabit özellikle bey’ate karşı çıkmış ve Ensara da bey’ate karşı olmaya teşvik edici sözler sarf etmişti. Kendisi Hz.Osman döneminde divan ve beytülmal başkanıydı.
Ka’b b. Mâlik de Hz. Osman zamanında zekât memuru olarak atanmış, topladığı zekâtlar Hz. Osman tarafından kendisine bağışlanmıştı. Dolayısıyla Hz. Osman’a akrabalık bakımından yakın olanların yanı sıra, Ensar’dan Hz. Osman döneminde çeşitli görevlere tayin edilmiş olan kişiler de Hz. Ali’yi desteklemek istememiş, özellikle bundan kaçınmışlardır. Bu durum ekonomik ve siyasi çıkarların da gruplaşmalarda etkili olduğunu göstermektedir.
Muğire b. Şu’be, Üsame b. Zeyd, Kudâme b. Maz’ûm da Hz. Ali’ye bey’at etmeyenler arasında belirtilmektedir. Muğire’nin, hilafetinin ardından Hz. Ali ile diyalogları göz önüne alındığında, kendisinin halifeye bey’at etmiş olabileceği düşünülebilir. Kaynak:Yrd.Doç.Dr.Kenan Ayar,Yasemin Barlak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder