ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HZ.MARİFETNAME
sinin etkilerinden kurtulmak için büyük çaba harcar. Eğer
kendisinde tarikata uymıyan bir hareket görürse Mürşidine,
bu kusurunu şikâyet etmeğe gider. Mürşidi de ona; nefsinin o
saldırışının tersine hareket etmeye devam etmesini emreder.
Meselâ; sâlik çok yemek, içmek, uyumak ve konuşmaktan şi-kayetçi ise, Mürşidi ona bunların tersi olan açlık, susuzluk, uy-kusuzluk ve uzun süre konuşmamayı tavsiye eder. Tâ ki, sâ-likin nefsi, orta hal olan az yemek, içmek, uyumak ve konuş-maya razı olsun ve bu yoldan yürüsün. Kabiliyetli sâlik, birçok
hallerinde musibete düçâr olmuş çaresiz bir kimse gibi kâlbi
üzgün, boynu bükük olur. Sevinçli olduğu zamanda beladan
kurtulmuş kimsenin sevinci gibi yarım sevinci bulur. Esasında
bu kabiliyetli sâlikin musibeti her musibetten büyüktür. Çün-kü o, zikre devam etmekle nefsinin yoğrulmuş olduğu kötülük
ve çirkinlikleri bilmiştir. Bu engel ve yol kesiciler devam et-tikçe mahbübuna (sevgilisine) kavuşamıyacağını muradına*
eremiyeceğini de anlamış, bunlardan kurtulmaya yönelmiştir.
Ancak kavuşmaya engel olan kötü huyların hepsinden kurtul-mak mümkün olmadığı için üzüntü ve şaşkınlık içinde kalmış-tır. Çünkü nefsin kötü huyları pek çoktur. Nefis onlara alıştığı
için kurtuluşu güçtür’. Kötü bir huydan kurtuldukça ondan da-ha kötüsüne düçâr olur. Muhakkak lci, bu durumda sâlikin kal-bi kırık, gözleri yaşlı olduğu halde kendi nefsinden şikâyetçi
olur. Bu hale düşen kabiliyetli sâlik, başını kaldırmak ve utan-madan bağırıp çağırmak, gülmek ve alay etmek gibi neşeli hal-lerden çekinip kendisi ile Allah’ı arasındaki bu halini değiş-tirmek için inzivaya, yalnızlığa çekilir. Cenabı Hak’tan, o ha-linin giderilmesini ve kendisini himaye ve koruması altına alt
masını ister. Bunun için de dua eder. Çünkü o, yalnızhğa çekil-menin selâmet olduğunu bilir. Bu durumda bulunan sâlikten
korkulmaz. Fakat bu, güç bir haldir. Cahil olan kimselere
uy
gun gelmez. Fakat Arif olan sâlik, arslandan korktuğu kadar
bu bast halinden korkar. Dünya ehlinin dünya nimetlerinden
lezzet buldukları gibi kabz halinden lezzet alır. Çünkü tecrübe
ile bilir ki bast halinde zahirin tamiri görünürse de gerçekte
bâtının helaki vardır. Halbuki kabz halinde nefsin kötü hal ve
sıfatlarının helaki, bâtının tamiri vardır. Eğer bir sâlik, bast
halinde, «Ben, Allah’ın huzunmdayım. Onu düşünüyor,
görü yor ve O’nunla konuşuyorum. Halbuki kabz halinde bu faziletlerin hiç birisi bende olmuyor.» derse bundan açıkça anlaşılırki, sâlik ne Allah’ı bilmiş ne de huzurunu ve o huzurun lezzetini bulmuştur. O bu davanın ehli değildir. Sülük yoluna girmekte hata etmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak’km huzuruna varış, ancak mâsivadan geçmekle, yani Allah’dan gayrisini düşünmemekle olur. Halbuki mâsivadan geçmek, ancak kabz halindeolabilir, bast halinde olmaz. Nitekim bir gün bir sâlik, bast halinde duyduğu sevinçle raksederken Mürşidi ona niçin bu sevincini izhar ediryorsun diye sorunca o da; nasıl sevincimi gös-termiyeyim ki, O bana Rab, ben O’na kul olduğum halde sabahlamışım, cevabım vermiş. O zaman mürşidi ona irşat venasihatta bulunup şöyle demiş: Ferahlık ve sevinç O’nunla daolsa açığa vurulması hatalı görülmüş ve yerinmiştir. HalbukiCenab-ı Hak, üzüntülü olan kalbi sever. Onun için kabz veüzüntü hali daima makbuldür.
KISIM: 5
Mukarrebler yoluna giripde nefs-ı-emnıare makamındaiken, şeytanın- sâliki bu Hak yoldan saptırmak için ona suret-i-Hak'tan göründüğü kapılar.Ey aziz! Ehlullah diyorlar ki:Mukarrebler yoluna girmek isteyen kimse önce kabiliyetliolup olmadığı hususunda baksın. Ondan sonra, istenilen vebildirilen vasıflan taşıyıp taşımadığı hususunda Mürşid-i Kâmilin haline baksın. Eğer nefsini kabiliyetli ve Mürşidini kâmilbulursa ona, mukarrebler yoluna girmek vacip olur. Böyleceo, tabiatın zindanmdan kurtulup kemâl sıfatlannı kazanmışolur. Eğer bu dileğine erme müddeti uzarsa üzülmesin, yarı yolda ve eksik kaldım, demesin. Muhakkak kemâli bulacak vemuradına erecektir. Hatta eğer sâlik kendi nefsinde kabiliyetgörür de, mürşidinde umduğu kemâli bulamazsa, o zamanmürşidsiz olarak tek başına sülük yolunda, şeriatın âdâp voerkânına, tarikatın hükümlerine uygun hareket ederek, Peygamber (S.A.V.) efendimizin izinden yürümeğe devam etsin.
Ona salâtuselâm getirsin, hadis şeriflerini okuyup onlarla
amel etsin. Çünkü, şeytan bir an dahi «düklerin yakasını bırak-maz. Çeşitli kapılardan onun kalbine girmeye ve her makamda
vesveselerle onu yanıltmaya çalışır.Sâlik nefsi emmare makamında iken şeytan, onu bu hak
yoldan saptırmak için gelip: «Senin bü yol ile ne münâsebetin
vardır. Bu öyle bir yoldur ki, ehli kalmamıştır. Yalnız sözleri
ve kitapları kalmıştır. Halbuki sen, öyle zamandasın ki, dinini
koruyan ateşin korunu avucunda tutmuş gibidir. Hak yolun-da gitmek istiyorsun, ama kimin eliyle ilerliyeceksin? Mücâ
hede ve müşâhede sâhipleri nerede? Hâl ve kerâmet ehli mi
kaldı? Hepsi dünyadan göçüp gitmiştir. Çoğunun âdetleri bile
kalmamıştır, onlardan (ruhlarından) yardım diliyerek şeria-tın zâhirinde kalıp, onunla yetinmeli.Eğer sâlik bu sözleri dinler, tarikat yolundaki himmeti so-ğur, azimeti sarsılırsa ve sülüke başlamış iken ona bir çekin-genlik gelirse, sonra yine şeytan" ona gelip: «Hak taâlâ, .farz-larını yerine getirenleri nasıl severse yapılmasına izin verdik-lerini kabul edip yapanları da öyle sever. Kulu Mevlâsınm
mağfiretini nasıl severse, Mevlâsı da yapılmasına izin verdik-leri ile amel etmesini öyle sever.
O halde, nefsine sert dav-ranmayı terk edip, yumuşak muamele et. Çünkü o senin binek
hayvanındır. Nitekim Allahü taâlâ: «Allahü taâlâ size kolaylık
istiyor, zorluk istemiyor. Sizin için dinde zorluk olmadı» bu-yurmuş ve kulanna şefkatli ve merhametli olduğunu bildir-miştir.»Eğer sâlik, şeytanın bu sözlerine kulak asar ve ümmetle-rin yapılmasını ön gördükleriyle amel etmeye başlarsa şüphe
yoktur ki, haram ile helâl arasındaki şüpheleri artar ve hara-ma yaklaşmaya başlar. Şüpheler çoğaldıkça kalbinin karar-ması artar ve böylece helali bırakıp haramı işler. O zaman bu,
sâlik değil Hâlik olur. Çünkü kamını haramla dolduran gafi-lin hatırına ancak haram işler gelir. Böylesinin konuşması da
yalan, gıybeti de sövme olur. Günaha götürücü işler peşinde
olur. Elininin hareketi harama uzanır, ayağının yürüyüşü ha-rama gider. Böylece şeytanın muradı da yerine gelmiş olur.
Eğer
sâlike, Allah’m lütfü erişir de bütün bu vesveselerin
şeytandan
geldiğini bilirse ruhsatlara (yapılmasına izin veri
lenlere)
meyletmek tembellerin işidir, onlarla amel etmek,âcizlere mahsustur, şeriat âdâbı ve tarikat erkânıyla yürüme
ye
çalışmak şarttır, deyip hareket ederse o zaman nefsi, lev-vame olup ikinci makama yükselir.KISIM: 6Mukarrebler yoluna giripte nefs-i-Levvâme makamındaiken şeytanın kendisini Hak yoldan saptırmak için ona suret-iHak’tan göründüğü kapılar:Ey aziz! Ehlullah diyorlar ki:Hak yolunda yürüyen sâlik, nefs-i Levvame makamındaiken, şeytan onu bu yoldan saptırmak için ona sâlih amellerisüslü gösterir ve böylece kalbine ucub (kendini beğenme) duygusunu sokar. Sâlik de amel yolunda ucba tutulup nefsini beğendikten sonra şeytan ona suret-i Hak’tan görünerek der ki:«İlimden maksat ameldir. Halbuki sen, sâlih amelleri yapıyorsun.
Artık bundan sonra senin ne ilim tahsiline, ne âliminsohbet ve va’zmı dinlemeye ihtiyacın kalmamıştır. O sana va’zü nasihat eden âlim, keşki kendi nefsine söz geçirip nasihatalsa ve senin aıAellerinin onda birini yapsa, ona ne mutlu hakiki kurtuluşa ererdi.»İşte bu ucb (kendini beğenme, üstün görme) hali, kendisinde yerleşti mi kendini büyük, başkalannı küçük görüp insanlara sû-i zan eder. Sonunda öyle kötü huylu olur ki, âlimden bir tek nasihat kabul etmez hale gelir. Aklına göre ibadetini yapıp Cehalet karanlığında yok olur gider. Sonra bu sâlike yine şeytan der ki: «Halk, seni çok beğeniyor. Âmellerini onlara göster ki, sana uysunlar, sevabın kat kat artsın.» Eğer sâlik, bu niyetle amellerini güzelleştirirse illetli olur. Sonra şeytan, bu sâlike der ki: «Sen şimdi ibadetini hemen gizle. Cenab-ıHak gizli olan amelleri kabul edip seni sever. İnsanlar da, senin bu temiz kalpliliğini anlar seni severler.» Eğer sâlik, şeytanın bu sözlerine kanıp sırf halk onu sevsin diye ibadetinigizlerse düşer de haberi bile olmaz.Şeytanın hile ve aldatmaları çoktur. Gücü yeterse sâlikinamelini bozar. Bozmaya gücü yetmezse sâlikin kalbine o amelden daha faziletli bir amel sokar, ki, onu yapmaya gücü yetmesin.
Fakat ikinci ameli ona över, güzel ve kolay gösterir. Böy*lece ona başlayıp birinci amelden kesilir, bunu da yapmayagücü yetmez, nihayet her iki ameli de yapmaktan vazgeçer.* Meselâ şeytan sâlike der ki «Sen, Allah ve peygamberisevdiğini iddia ediyorsun. Fakat ne Beyt-i şerifi hac ve tavafediyorsun, ne de Peygamber (S.A.V.) efendimizin kabrini zi yaret ediyorsun.., Bunda gevşek davranan kimsenin kalbindohiç onların sevgisi vardır denebilir mi? O halde Allah’ı ve ha-bibini sevdiğini söyleyen kimseye yakışan şey, hemen Allah'atevekkül edip Hacca gitmesi, Allah’ın habibinin mübarek kabrini ziyaret etmesidir ve yol boyunca namazla, salâvat-ı şerifegetirmekle ve diğer' zikirleri yapmakla meşgul olmasıdır, ki.bu ibadetiyle de ikinci Hac sevabım kazansın.Sonra eğer sâlik, şeytanın bu vesvese ve aldatmalarınakulak asar, erzaksız, bineksiz, fakir haliyle Hac kafilesine katılıp Beyt-i şerife yönelirse, o yol zahmetinden vücuduna yorgunluk ve gevşeklik gelir, bu sebepten zikirlerinde yavaş yavaş azalma ve namazında gevşeme göstermeye başlar ve kalbinde bir sıkıntı belirin İşte o zaman, şeytan, yine ona yanaşıpder ki: «.Nefsini bu kadar zorlama, ona gücünden fazla yük yükleyerek zulüm etme.
Namazın geçse de üzülme, kazasmıMekke’ye vardığında yaparsın, ibadetlerinde o kadar titiz davranmana gerek yoktur. Sâlik de yorgunluk ve acizliğinden dolayı şeytanın bu sözlerine uyar ve farzları yerine getirmedegevşeklik gösterir. Açlık ve susuzluğu bastırıp tenbelliği artınca, şeytan yine ona yanaşır der ki: «Cenab-ı Hak, Haccı zenginlere farz kılmıştır. Senin gibi fakirlerin Haçta ne işi vardır, şüphe yok ki, seni Hacca gönderen fikir, şeytanın hile voaldatmalarından başka bir şey değildir.» İşte o zaman bu fakir,şeytanın sözlerinden üzülür ve ona pişmanlık gelir. Böylecenamazlarını kazaya bırakıp kalbi kararmaya başlar ve gıybet yapmaya, halkın arkasından konuşmaya, sövmeye, namusa tecavüz gibi kötülüklere yeltenir.
Çünkü, Hac yolunda cna nekimse sadaka verir, ne de yardım edebilir. Hac kafilesinde herkes ancak kendi derdiyle meşguldür. O ise yardıma muhtaç. Tabii olarak da ya Hac ziyaretinden mahrum kalır, ya da bindert ve belâ ile bu ziyareti yapmış olur.İşte bu sâlik Hacca gitmeden önce, memleketinde iken kalbi ferah, huyu güzel, gönlü şen, merhametli, insanları kendinefsinden üstün gören, eli açık ve cömert bir kimse iken şimdibu Hac yolu boyunca başına gelen hallerden, çektiği eza veüzüntülerden dolayı halkı yermeye, küçük görmeye başlar. Kalbi sıkıntılı, nefsi cimri, haris ve kınayıcı olur, Çünkü bu sâlik, Hacca gitmekle tuttuğu Hak yolundan sapmış ve başınabunca belâ ve felâketler gelmiştir. Böylece şeytan bu sâliki yolundan alıkoymuş, muradına ermiştir.Eğer Hak Taâlâ’mn lütuf ve yardımı sâlike erişir, onu şey-’tanın bu aldatma ve hilelerinden korursa o zaman sâlik şeriattın adâbı ve tarikatın erkanına bağlı Olarak çalışır ve tuttuğu yoldan ilerliyerek nefsi mülhime olur ve üçüncü makama yük-; ^selmiş olur.
KISIM: 7 Mukarrebler tarikatına giripte Nefs-ı-mülhime makamında iken şeytanın kendisini bu Hak yoldan saptırmak içiiı onasuret-ı-Hak’tan göründüğü kapılar:Ey aziz! Ehlullah diyorlar ki:Hak yolunda yürüyen sâlik, nefs-i Mülhime makamındaiken şeytan onun yolunu kesmek için münasip kapılardan kalbine girer. Çünkü sâlik, yukarıda anlatılan belâları, zorlukları atlatıp üçüncü makamdaki marifet derecesine gelmiştir.Şeytanın bu aldatışlarını bildiği ve atlattığı için kendindenemindir. Bu sebepten şeytan, bu sâlike suret-i Hak’tan görünür ve der ki: «Sen âlemin hallerini öğrenmiş vahdet-i vücuduidrak etmişsin. Allah’tan başka ilâh yoktur, dersin. Çünkü Evvel, Ahir, Zâhir, Batın nurunun parıltılarını bulmuşsun. Çünkü, Allah’m yer ve göklerin nuru olduğunu, hepimizin O’ndangelmiş ve tekrar O’na döneceğimizi bilmişsin.
Başlangıcımız vevarışımız ancak O’dur. Cennet ehli Cennet için, Cehennem ehli Cehennem içindir hiç bir şey O’nun emri olmadan hareketedemez. Nitekim, Hak Taââlâ Kur’an-ı Kerim’inde: «Sizi Allah yarattı, siz ise bilmiyorsunuz» diye buyurmuştur. Kur’an-ı Kerimde bildirdiği gibi yaratılışın sırrını da ancak arifler bilir.O halde bütün bunları bildikten sonra ne diye sana zahmet veüzüntü veren amelleri yapmak için uğraşırsın. Bundan böylesana yakışan şey, bu zahirden ibadetlerle riyazatlann hepsini,hakikatleri göremiyen Zâhir ehli için terk etmendir. Taklidçihalkın işleriyle uğraşmayıp ancak kendi kalbine dönüp şevkile dölmandir. Zâhir ibadetten daha önemli ve lüzumlu olanmurakabe ve müşahade gibi batını ibadetlerle uğraşıp lezzetduymandır.»
Eğer bu makamdaki Arifin kalbi, şeytanın buvgsvese ve aldatmalarına kapılır, ibadet ve mücahedeyi terke-dip nefsinin hava ve hevesine uyarsa, onun kalbi yavaş yavaşkararmaya başlar, böylece şeytan orada yerleşme' imkânınıelde eder. Sonra şeytan yine ona der ki: «Rabbin senin hakikatindir, sen de onun hakikatisin. O halde her ne dilersen yap.Asla sorumlu olmazsın.» îşte şeytanın bu aldatıcı sözleri Arifin gözlerini, basiretini öyle örter ki, ârif gerçeği hiç göremezolur. Hırsızlık, hainlik, zina, içki gibi her çeşit haramı yapmakve işlemekten çekinmez, İnancı tamamiyle bozulur. Allah’tankorkmaz olur. Mel’un şeytanın yoluna girmiş olur. Şeytanınöyle bir oyuncağı olur ki Allah’ı bırakır, kendine şeytanı önder yapar.İşte şeytanın sözüne uyanın akibeti ve acıklı hali budur.Eğer bu Arife, Allah'ın lütuf ve yardımı erişir, ibadet ve mü-cahedede sebat ederse, muhakkak onun nefsi, Mutmainne olupdördüncü makama yükselir. Her iki dünyanın sadetine eripşeytanın aldatmasından emin olarak selâmeti bulur.
MANZUME
Gafletten uyan ey dil, kim bâd-ı saba geldiAşkın yeli esti bil kim, câna safâ geldiEy âşık-ı ruhani vey arif-i rahmani Tenha gece bul âm kim cana hidâ geldiVer hâbını emvate gel kadı-ı haca taHoş başla münacate âvânı senâ geldiKoy hâb-u hayalatı terk eyle muhalâtıBul aşk ile hâlâtı kim şevk-i lika geldiKesret kederinden geç vahdet meyini saf içSen sayma vücudunun hiç, ol nur ve ziya geldiHâb içre olur gamlar aşk içre olur demlerAgâh olun âdemler çün avn-ı hüda geldiHakki, ko bu ağyarı bul dilde o dildâriFevt eyleme eshâri kim vakt-i nidâ geldiKISIM: 8Mukarrebler yoluna girip de nefs-i Mutmainne makamınaeriştiğinde Allah’ın kalesine girip şeytana galip gelmesi:Ey aziz! Ehlullah diyorlar ki:Gerçek sâlik, dördüncü makama eriştiğinde onda öyle birkemâl hasıl olur ki, mâsivadan (Allah’ın gayrısmdan) kaç£*rve yalnız Hak ile ünsiyeti arar, Cenab-ı Hak’kı sevip Habibinebağlanır. O’nun fiilerini, sözlerini, ahlâkını can ile kabul edipondan ruhu için hayat bulur, imanı için lezzet alır. Ölünceyekadar şeriatle amel eder,
Mârifet nuru ile gönül rahatlığı bulur. Sonra bu kâmilin kalbine ne doğarsa, onu Peygamber(S.A.V.) efendimizin söz ve fiilleriyle kıyaslar. Eğer uygun görürse onunla amel eder, uygun görmezse şeytandandır deyip yapmaz. Çünkü, Peygamber (S.A.V.)’in vefat edinceye kadarfarz ve vaciplerin hiç birini terketmemiş, ne veli, ne alim, nede sâlih zatların ameli salihi terkettikleri görülmemiş, işitilmemlş olduğunu kesinlikle bilir Sonra Alah’ı gerçekten sevenkâmil zat, şeriata uymayan tüm fikirlerin safsata, sapıklık olduğunu da bilir. Çünkü batın ehli, dış âleme uymıyanbatın görüşü sapık bulmuştur. Böylece ibadet ve Hak yolundadoğru yürüyüp şeytanı yenmiştir. Hak Taâlâ’nın Hicr süresinin 42. ayetinde: «(Muhlis) kullarımın üzerinde senin asla hiçbir hükmün yoktur.» buyurduğunu bilmiştir. Şeriatın sırlarıona keşfolunmuş ve onu,. şeriatın zahirinde gizli sonsuz birdenizi haline getirmiştir. Ama şeriatın açık hükümleriyle ameletmiyen gâfil, ne ârif ne de kâmil olabilir ve ne de batın âlemin sırları ona görünür. Belki dinsiz olup sapıklıkta kalır.Çünkü Cenab-ı Allah habibine: «De ki: Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz.
Allah-u Taâlâ da sizi sever.» buyurmakla ölünceye kadar şeriata bağlı olmanın gerektiğini duyurmuştur.Şeriatla âmil olan Ârif ve Kâmil şeriatın gizliliklerine girmiş, oradan Hak Taâlâ’nın sırlarına ermiştir. Böylece kendikalbiyle sahibi (Allah) arasında vaki olan özellikleri bilmiştir.Bu sırları, ancak dış görünüşleri şeriatla bezenmiş, içleri hakikatle aydınlanmış olan Kâmiller bilirler ki, onlara hiç bir şeyşüret-i Hak’dan görünmez. Şeytan onlara yaklaşamaz, yaklaşsa da hiç bir taraftan yol bulup kalplerine giremez. İstese bileonlan asla y ollanndan saptıramaz, en ufak bir zarar bile veremez. Nitekim bir gün yolda yürüyen Şeyh Abdülkadir Geylani hazretlerine, şeytan yanaşıp «Ya Abdülkadir! Ben Allah’ım,haram ettiğim her şeyi sana helâl kıldım.
Dilediğini yap.» dediğinde Şeylh hazretleri ona: «Yalan söylüyorsun. Sen şeytansın. Çünkü Cenab-ı Hak, hiç bir şekilde yasak kıldığı şeylerin yapılmasını istemez ve yapın diye emretmez» cevabını verir.Ey Hakkı! Basiretle bir kez bak: Bu şeriat ne büyük bir ke-râmet kalesidir. Şeriat ile amil olan, her iki dünyada da azizdir, şeriftir ve her korkudan emindir, selâmettedir. Sonra bütün iyi zatlar, âbidler, Arifler ve Kâmil insanlar’m kalesine sığınıp selâmete ermek ve şeytanın kötülüklerinden korunmakiçin, muhakkak Hak Taâlâ’nm yardımına, şeriat emirlerineuymaya, K.âmil zatlann himmetlerini istemeye ve âlimlerinsohbetlerinde bulunup öğütlerini yerine getirmek gereklidir.
KONU: 8 KISIM: 1Hz. Gavs-ı A’zam Fakiruilalı Tillovî merhûmun haseb venesebi, rae/heb ve meşrebi, dil ve edebi, vatanı ve doğumu,âdetleri, ilim ve ibâdetleri:Ey Aziz! O Mevlânın veli kulu ve Resûlullalıın vasîsî pirimiz şeyh İsmail Fakirullah (rahmelullahi aleyh) hazretleri,âlimler soyundan olup mezhebi Şafii, aslı arabîdir. Yüksekbabalarının dilini arabca olarak konuşurdu. Büyük dedesi Mey-lânâ Molla Ali, Cezire-i Ekrâdıı âlimlerinin reisi iken dokuz- yüzon (M. 1504) târihinde, zâlimlerden hicret edip, iki günlükuzaklıkta ve Erzurumun güneydoğusundan on günlük* mesâfe-de bulunan Siirt ilinin doğusunda iki sat mesafede, yüksek bir yerde, havası gayet güzel, ormanlık, suyu az, sarnıç ve kuyusuçok, ikiyûz ve bir çok dükkân, bir han, bir hamam, üç mescidve bir cum’a câmisi bulunan Tillo adlı arab kasabasına gelmiş,o cum’a câminde imâm, hâtib ve müderris olmuştur.
Onunkıymetli oğlu Mevlâna Molla Atdülcemal, ondan arabi ilimlerini alıp babasının vefatından sonra yerinde kalmıjştır. Onun dadeğerli oğlu Mevlâna Molla Kasım ondan ilim alıp, babasındansonra onun yerini almıştırHicri binaltmışyedi (M. 1656) yılında Mevlâna Kasım’m o yılın Beceb ayının birinci Cunı'a gecesi (Regaip ? gecesi), gece yarısından sonra saadetle bir oğlu dünyaya gelmiştir. Sıdkı yönünden İsmail ismini almıştır. Annesi onu kırk yıl latif meyvelerle beslemiştir. Temiz tabiatı, her yemekten belki ekmekve sudan bile kaçındığı için, hayvâni sıfatlardan temiz kalmış,İçi ve dışı, ilim ve ibâdet lezzetiyle dolmuş, Huşûı ve hudû ilemelekler huzurunu bulmuştur. Anne ve babasının hukukunugözeterek dua ve rızâlarını almıştır. Babası Molla Kasımdanilim tahsil edip, yirmi dört yaşında iken ilim ve m.a’rifetleri tamamlamıştır. O yıl sonu babası vefat edip kend.isi evlenmiş.İmamlık, hatiblik, müderrislik ve ibâdette babasınnn yerini alır. Otuz yaşına gelince, şefkatli annesi de vefat edip, kenu.plili ve evlâdı ile kalmıştır. Zühd ve vera’ı gereğince bağlarınsonunda bir hayli yeri ihyâ edip, kendisi için bir üzüm bağı dikmiştir.
Ehil ve evlâdı için bir tarla yapıp, meşeden topladığı mazı ile kazancı helâl bir kimseden tohum için bir ölçek buğdayalıp kendi eliyle kazarak ekmiştir. Üzüm bağı işlerini kendieliyle görüp, meyvesini sırtında eve getirirdi. Tarlası susuz olduğundan, diğerleri gibi kavgalı değil idi. Hasadı zamanındataebesi ile birlikte abdest alıp onu orak ile biçer bağ bağ tokmakla dövüp tozunu savururlardı. Sonra evindekiler, o buğdaydan tohum miktarını ayırıp fazlasını el değirmeni ile un yaparlardı. Sonra gün be gün hamur ve ondan ekmek yapıp, hiçbirşübhe karışmadan helâl olarak yerlerdi. Kendisi daima üzümve kuru üzüm ile iftâr eder ve bunla da yetinirdi.
Her Cum’agünu gusl edip, çamaşırmı değiştirince, cebine bir miktar kuruüzüm koyardı. Ertesi hafta bir kısmı yine cebinde bulunurdu. Çünkü her gece ibâcfet eder, her gün oruç tulârdı.Mevlâsı ile lılazuru daim İdi. Zikri, fikri ve ibâdeti kendine âdetetmişdi. Onlarljat o, can kuvveti bulur, imân lezetini duyardı.Bu hali kırk yaşına kadar böyle devam etti. Kırk yaşında ikengüzel mizacı değişti. Kırk gün yemedi, içmedi ve kimseyle konuşmadı. Kendinden habersiz yattı. Kirle gün sonra mübarekgözünü açıp, bir tas su içip, ekşi nar isleyip ekmekle yedi. Kendine geldi, sıhhat buldu. Her yemeğe iştihasi gelip orta derecede yedi. Bu şekilde kırksekiz yaşına kadar devam edip ilm vefazilette baba vo dedelerinin yerini tuttu. Bu güne kadar beş çocuğu dünyaya geldi. Dördü yaşadı. Bir kız çocuğu küçükken vefat etti. Kıymetli oğularının büyüğü ilim ve fazilette eşi pek azbulunan Abdülkâdir’dir. Ortancası Allahü taâlâ'nm ahlakı ileahlaklanmış olan Molla Abdullah’dır. Küçüğü Hâcı Sâlih’dir.O da ârif ve sâlihtir. Hafsa adında hepsinden şefkatli olan kerimesini çok severdi.Büyük oğlu Abdülkadir efendi kendinden sonra kutubluk makamına ermiştir. . »
NAZIM
Cân dimağı dembedem bir bûy-i cânân oldu hoş,Ka’r-ı bahr-ı lem yezel emvâc-ı ihsân oldu hoş.Cümleye sırr-ı maiyyetle, çü aşk olmuş refik,Zerrelerden dâim ol hurşid rahşân oldu hoş.Halktan, tanınmayı sevdim çün olmuş kasd-ı yâr,Bu zuhurat-ı firâvân içre seyrân oldu hoş.Çin-i zülf-i aşkından bir halka açtı çün sabâ,Lem’a-i hüsn-i ruhu şem-i şebistân oldu hoş.Zülfü sevdasında rencûr olmuş iken şükr kim,Can yüzünden gördü gönülden şad ü handan oldu hoş.,Cümle zerrât-ı cihâna aşktır sâri müdâm,O sebebden her güle bülbül senâhân oldu hoş.Çün haremden kalbe kıldı bir nazar sultan-ı aşk,Cân-ı âşık mahrem-i esrâr-ı sultân oldu hoş.Aşk bi perde zuhûr etti çü dilden âşıka,Mest olup doldu derûnu bahr-i irfân oldu hoş.Hakkı, bil her mazharın bir rütbesi var hıfz kıl,Sanma kim hep mazhar-ı aşk oldu yeksân oldu hoş. ,
KISIM: 2 Gavs-i a’zam Şeyh İsmail Fakirullah hazretlerinin kuyu hikâyesi ve velâyet-i keşfiyyesi ile kudsî kuvveti:
Ey Aziz! Gavs-i a’zam Fakirullah Tillovi (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin yaşı kırksekize gelince hicri bindörtyüzdört (M.1702) yılında, onun komşularından bir müslüman Fteceb ayının sonunda âhirete intikal etti. O mürüvvet kaynağı olanşeyh İsmail Fakirullah hazretleri, Şa’ban ayının başı olanCum’a günü akşamı gidip ölünün evindekilere ta’ziye verdi.Orada her evin bir kuyusu vardı. Bu kuyulardan yüz sene kadar su çıkar sonra kururdu. O komşunun duvarının yanında
696
7MARİFETNAME
da böyle bir kuru susuz kuyu vardı. Derinliği onbeş metre veduvarı taştan yapılmış idi. Yazın su soğutmaya ve eşyaları korumaya yarardı, öyle susuz kuyulara meyve ve yiyecek asarlardı.
‘V;
î
Hazret-i Şeyh ta’ziyeden sonra, akşam üstü yemek yiyip,Cemate: «Siz burada durunuz, ben yalnız camiye gideyim. Yatsı namazına hazırlanayım» diyerek onları bıraktı, yalnız olarak avluya çıktı. Dış kapıdan çıkarken kapının sağ tarafındakiduvar içinde gizli olan derin kuyuya bilmeden girmiş, dibineinmiş buna rağmen kuyu olduğunu bile anlayamaıştı. O susuzkuyu içinde dolanıp dış kapıyı bulamadığından üzülüp şaşakalmış iken işte O an, o şaşırmışların delili olan Cenab-ı Hak,onun içinden kapı açıp bir,cezbe ile onu almıştı. Hz. Şeyh, omana meclisinde evliyânm ruhlarını bulmuştur. O zaman hermuradı olmuş, Muhabbet kâsesiyle daim sarhoş olup kendinden geçmiştir. Tecelli nuruna hayran olup kalmıştır. Rühun yeşil nûru, o kuyuya aksetiğinden, kuyunun içi yemyeşil olmuştur. Bu saadette aşk denizine daldı. Vilâyet mertebesini bulup, müşâhede lezzetini aldı. Onun bu hâlini bilmiyen cemaatonu camide ve evinde arayıp bulamama üzüntüsünde kaldı.Ancak dokuması bir müslüman o avluda bulunan dükkânındabez dokurken geceden dört saat geçince, o kapının içinden buâşıkm tatlı sesini duymuş. Hemen halka haber vermiş. Bütünmahalle halkı, ellerinde lambalarla kuyunun başına toplandı.Fakat o öylesihe dalmış ki, kimseden haberi yoktu. Kuyununİçerisine adam salıp, onu çıkardılar. Sarığı başında na’iini ?ya-gında ve bütün vücûdu selâmette idi. Ancak mübarek alnındasol kaşı üstünde bir tırnak yarası kadar sıyrılma
a
ardı. Onazarar gelmediğine herkes sevindi.Bu hikâyeyi o aziz kendi diliyle anlattığında jöylo der: Beno kuyuya ne düştüğümü, ne de beni çıkardıklarını Diliyorum.Beni çıkarmak isteyenlere, «Allah’ı severseniz beni bırakınız,Sizinle işim kalmadı, benden uzağa gidiniz» demişim. Bunuda hatırlamıyorum. Bildiğim sadece iki kişinin beni tutup rıa-halle başında eve getirmeleridir. Mahalle halkı, kadınları veçocukları etrafımda toplanmış. Herkesin elinde bir lamba, ki-
697
ERZURUMLU İBRAHİM HAKKİ HAZRETLERİ
rai başına yaklaşıp yüzüme bakar, sağlam olduğuma şükredip öyle evlerine dönüyorlardı.O ikinci Yusuf, bu karanlık kuyuda Hak’km nûrunu ayanolarak görünce, o gönül Mısnnda aziz, muhterem ve zamanınveliyasımn sultanı oldu. Ünü, kadr-ü kıymeti ve mevkii dilleredestan olup cihana yayıldı. Kuyuda içtiği muhabbet şarabından sekiz yıl zarfınca, devamlı mest oldu, insanlardan tamamen uzlet edip, ehil ve evlâdından bile ayrı kalıp yalnızlığa çe^-kildi. Zira halktan uzak olanın Iiak’ka yakın olduğunu bildi.Bunun için insanlardan ayrıldı. Ünsiyet ve huzûr lezzetini, baklün ni’metlerden leziz ve aziz buldu. Ancak büyük oğlu Abdül-kadir efendiyi hizmeti için kabul edip içeri aldı.Hz. Şeyh, o sekiz yıl zarfında, ehli ve evlâdı hizmet ve huzuruna gelince onlardan imtina edip «benim iki hizmetçimvardır ki, her biri bir yerden gelecektir, her hizmeti ancak onlar görecektir» derdi Dokuzuncu sene yalnızlıkla kalabalıktaru gördü-ğün rüyanın aynını bu oğlum da görmüştür. Lâkin avâmın
gördüğü rüyalara seçilmiş veliler müşâhede ile ermiştir. Hak
taâlâ her kuluna bir ihsân vermiştir.»Altıncı senemizde görünen kerametlerinden biri:Bir bahar günü kuşluk vaktinde bir deli bey otuz kadar
hizmetçisi ile ziyârete geldi. Dergâhın kapısından pervasızca
girdi. Ayakta durup gülümseyerek ve sevinçle selâm verip
korkusuz bir şekilde o azize: «Güzel canım sana kande ireyim
der idim. Demek ki burada imişsin de ben dururmuşum. Alla-
715
ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİhı
seversen bir kalk da boyunu göreyim, sonra bu tatlı canımı
sana fedâ edeyim» dedi. O mürüvvet kaynağı hemen kalktı. O
deli bey ayağına düşüp, kendinden geçti. Hazreti Şeyh onun
hizmetçüerine işâret edip, bu emiri misâfir odasına götürüp
üzerine çok yorgan örtünüz, uyusun, aklı başına gelsin, Alt-mış günden beri uyumayan deli bey altı adet yorgan altında
altı saat uykuya daldı O uykuya daldıktan sonra, Hz. Şeyh’m
hareminden beni çağırdılar. Gittim. Aziz validemiz bir tabak
içinde kuru, iri kırmızı üzüm getirdi. Hazreti Ü?eyh, o kırmızı
üzümü mübarek eliyle evirip çevirdi, okuyup üfürdü. O aziz,
bu kuluna buyurdu ki: Git, o yatan misafirin başı ucunda otur.
Uyandığında ne isterse, gel verelim götür. Hemen gittiğim gibi,
uyandığında Hazreti Şeyhin önünde tabak içinde olan kırmızı
kuru üzümü isterim, dedi. Hazreti Şeyhe haber verdim, üzüm
tabağını alıp misafire götürdüm. Üzümü görüp elimden aldı.
Avucuyla ağzma doldurdu, iyice çiğneyip yedi. Üzüm bitince
kalkıp abdest aldı .Kendine gelmiş, akıllanmıştı. Altmış gün
namaz kılmayan deli bey, öğle namazını kıldı ve o gece ba-bamla kaldı. Kuşluk vakti yola çıkacağından veda için Haz-reti Şeyhe geldi Ancak içeriye girmeye cesaret edemedi, hey-bete kapıldı. Utancından içeri bile bakamayıp, kapının eşiğini
öptü, sevinç içersinde yola koyuldu. Çünkü aklı başına gelip
dünkü güzel canın bugün kim olduğunu öğrenmişti.Yedinci senemizde görünen* kerametlerinden biri şudur:Yaz mevsiminde Sıhranlı Şeyh Ali efendi adında bir pîri
fâni elli iki müridiyle beraber Kâbeden geldi. Kuşluk vaktinde
Hazreti Şeyhe mülâki oldu. Selâm vermedi, konuşmadı, el öp-medi toklaşmadı. Edeble oturarak sustu, başını önüne eğmiş,
halde öğlene kadar Hz. Şeyhin yanında kaldı. Namazdan son-ra Allaha ısmarladık demeden, selâm vermeden, o azizin ya-nından çıkıp bizim odaya geldi. Yine selâm vermeden ve ko-nuşmadan başını önüne eğdi, bağdaş kurup oturdu. İkindiye
kadar babamla murakabe etti. Babam o pire, çok hürmek edip
hizmetinde bulundu.
O ihtiyar pir akşam iftâr edince her yemekten birer lokma, yahut birer kaşık aldı. O gece, yine öyle
konuşmadan oturur halde odanın damı üstünde babamla yalnızca oturdu. Her haldo sabaha kadar mukâşefe deryasma
daldı. Sabahleyin o misâfir pir Hazreti Şeyhin yanma gitti,
bir müddet yine sessizce oturup kalkınca, Hazreti Şeyh ona
ikrâm için ayağa kalkıp dua etti. Duadan sonra mübârek elini
öptü, yine konuşmadan dışan çıktı. Hazreti Şeyh ona ayağa
kalktığından, hepimiz o pire ikrâm için elini öptük, atma bin-dirip tâzimle yolcu ettik. Harman yerinin sonuna kadar arka-sından gittik. Sonra bizimle vedalaşıp yaya müridleri ile yolu-na devam etti. Eve gelince babama dedim ki: «Bu nasıl misâfir-dir ki, herkesten ziyade izzet ve hürmet gördü?» Babam şöyle
cevap verdi: «Bu misâfir diğerlerine benzemez.
Kâmildir, Ev
liyânm seçkinlerinden olup gönül sâhibidir. Bizim efendimizin
hâl ve şânına yakındır. Çünkü dedi ki: «Uzun zamandan beri
seyâhat edip dünyayı dolaşırım. Çok memleketler gezdim. Elli
seneden beri, evliyanın hepsinin ziyâretine kavuştum. Zâhirde
bilinmeyen evliyâyı, ma’nâ meclisinde hoş görmüşümdür. Bu
azizi hepsinden yakın, kerim ve gavsı a’zam bildim. *Bunun
vucûdi şerifini Hak aşkının ateşi yakmıştır. Bu azizin dergâ-hına geldiğimde, yüzünü görür görmez gönlünü gözümle gör-düm, muradımı âldım. Artık benim seyâhatım tamam oldu.»
Bunun üzerine babama «hiç konuşmayan misâfir bu sözleri ne
zaman söyledi?» dedim. Babam «Biz kalplerimiz ile konuştuk,
bunlardan başka daha çok hikmetler söyleştik dedi.Sekizinci senemizde görülen kerâmetlerinden biris Hz.Şeyhin nâhiyesinden üç saat mesâfedeki bir vâdide bir
köy halkından bir sevdiği var idi.
Onun bağında Misbak üzü-mü denilen bir çeşit siy âh üzüm yetişirdi. Diğer üzümlerden
yirmi gün önce olurdu. O üzüm olgunlaşınca, o dostu ondan
en önce Hazreti Şeyhe bir sepet kendi eliyle hediye olarak ge-tirmeyi her sene âdet etmiş idi. O sene âdetinden bir hafta son-ra geldi. Geç gelmesinde, mürüvvet kânından şöyle özür diledi:
Şeyhim beni ma’zur görünüz. Âdetim üzere ilk erişen üzümü
siz efendimize getirir iken, başka köyün çobanı olan bir dos-tum da yola gelmiş; o derede karşılaştık. Bu tarafa geldiğimi
anladı «Bana, gel bu su kenânnda seninle bir saat istirahat ede-lim, konuşalım. Baba ve annenin hayrına ver de iki salkım
üzüm yiyeyim» dedi. Kalmamak için ne bahane ettimse de
717
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder